ÖNEMLİ DUYURU : HAKKIMIZDAKİ SORUŞTURMA SONUÇLANINCAYA KADAR SİTEMİZ KAPALIDIR !!!

Prof.Dr.Hüseyin Hatemi Röportajımız

Prof.Dr.Hüseyin Hatemi Röportajımız

Prof.Dr. Hüseyin Hatemi gündem konularını Ayrımsızlara yorumladı.. Ayrımsızlar Düşüncesi .. Başbakan Yüce Divana Gidebilir mi? .. Türkiyede’ deki Demokrasi anlayışı .. Ergenekon ... Laiklik ... Başörtü yasağı ...


3 Mayıs 2008 18:21
font boyutu küçülsün büyüsün


Ayrımsızlar :  Hocam biz bir grup oluşturduk. Adı AYRIMSIZLAR, her meslek grubundan, her yaştan ve dünya görüşleri farklı olan insanlardan oluşturduk. Birçok arkadaşımız var. Türkiye’nin her yerinden insanlar. Bu konudaki bizim çalışmalarımızla ilgili görüşlerinizi alabilir miyiz?  

Prof.Dr.Hüseyin Hatemi :  Çok iyi. Bir ortak payda oluşumu, araştırması. Ama inşallah muvaffak olursunuz. Bu hengâmede. Ortak paydada birleşirsiniz. 

Ayrımsızlar :  Belli bir siyasi görüşümüz yok… Farklılıklarımız var... 

Prof.Dr.Hüseyin Hatemi :  Olmayabilir. Avrupa’da olduğu gibi… Sosyallik paydası. Hıristiyan demokratlar, sosyal demokratlar gibi,demokrasi gibi. Ortak bir paydada buluşmuşlar. Ortak paydada birleşiliyor. Hatta son zamanlarda bizde olduğu… Millet bizim, din bizim, devlet bizim ortak paydamız olduğu gibi. 

Ayrımsızlar :  Biz kendimiz için değil ülkemiz için faydalı bir şeyler yapmak istiyoruz, bir yerlere gelebilmek istiyoruz. Söz hakkımızın olmasını istiyoruz.Bu yüzden farklı siyasi görüşten de röportajlarımız oldu  , oluyor ve olacak..hem dinliyoruz hem düşüncemizi aktarıyoruz.. 

Prof.Dr.Hüseyin Hatemi :  Üniversitede mi bir oluşum yoksa ilerde de bu oluşum devam edecek mi? 

Ayrımsızlar :  Her yerde ,sokakta ,üniversitede , internette.. Oluşum başladı, devam etmekte, her gruptan insanın katılımı var.. 

Prof.Dr.Hüseyin Hatemi :  Şöyle bir evrensel, ahlaki ve hukuki değerler oluşumu gibi görülebilir. Batı ile de işbirliği yapılabilir. Ama bu değerlerden taviz vermeksizin ortak bir payda üzerinde buluşulabilir. İsterseniz şöyle özetleyeyim. Bizde de 1995 yıllarında da sakıncalı bir görüş ortaya atılmıştı.  Kendisini Müslüman diye niteleyen kişiler arasında çok hukukluluk değil hukuk hercümercine, anarşiye yol açabilir.  Şöyle diyorlardı: Bir kimse Müslüman ise, İslam’a inandığını ilan ediyorsa İslam’ı kabul etmiş demektir.  Mademki İslam’ı seçtin. İslam’ın kurallarına uymak zorundasın. Ama buna mukabil mesela bir Amerikalıya Suudi Arabistan’da recm cezası filan uygulanmasına, el kesme cezası uygulanmasına imkân yoktur. Çünkü o Müslüman değildir. Bu çok garip sonuçlar doğuruyordu. Bu durumda İran’ın da yaptığı yanlıştır Türkiye’nin de yaptığı yanlıştır. Temel ahlak kurallarına aykırı olmayan bir eylemi devlet ne zorla dayatabilir, ne de yasaklayabilir. Ama ahlak kurallarına aykırılık söz konusuysa devlet müdahale edebilir. Devlet ahlak denetimi yapabilir. Genel ahlak kurallarına aykırı ise örneğin üstsüz denize girmeyi devlet yasaklayabilir. Ben elimde yetki olsa çırılçıplak ya da üstüz denize girilmesini önlerim dediğim zaman, biraz önce bana başörtüsünü ne de dayatmalı dediğim zaman karşı çıkan, devlet yasaklayamaz dayatmasına da karşı çıkamaz bu İslam’ın emridir diyen zat, Ahmet Hakan, yok ben böyle düşünmüyorum, eğer turistler üstsüz veya çırılçıplak denize gireceklerse hukuk çokluğu dolayısıyla serbesttirler deyince Ahmet Hakan da anlayamadı biraz önceki lahana turşusuyla şimdiki perhizi. Bu çok garip sonuçlar doğuracak bir şeydi. Neyse, bizim toplumumuzda 28 Şubat’ın merkeze bir faydası olduysa bu görüşlerin temelsizliğinin anlaşılmasına hizmet etti. Şimdi Müslümanlar arasında bu hukuk çokluğu garibesini savunan yok. Ortak payda görüşü daha çok hâkim olmaya başladı. Ama Avrupa’da şimdi görüyorum ki, bizde belki bu acayip görüşü bir fitne olarak Müslümanlar arasına sokanlar şimdi Avrupa’da suret-i haktan görünüp benzer bir garibeyi Avrupa’ya göre bir terim kullandılar. Çok kültürlü toplum diye bir şey ortaya atıp bunun üzerine de hukuki bakımdan bizim Avrupa Birliği’ne girmemizi kolaylaştıracak ortak paydayı bulma yolunu açacak şekilde yani şu şekilde, Almanya’da anayasal ilkelere hukuk devleti ilkelerine tam olarak uymasa bile kendi aralarında kalmak şartıyla paralel akımlar kurulabilir. Ama bu gettolaşma demektir. Türkler orada gettolaşmaya razı olurlarsa Türkler için mesela Berlin’in bazı mahallerinde getto mahalleleri kurulabilir.  Böylece toplumlar karışmaz. Ama bu çok kötü bir görüştür. Türkiye’ de gettolaşmaya yani acayip bir adlandırmayla laikler ve dindarlar diye bir ayırım yapılmamalıdır. Türkiye’de gettolaşmaya yol açılmamalıdır. 

Ayrımsızlar :  Peki Başbakan yüce divana gidebilir mi? Böyle bir iddia var.. 

Prof.Dr.Hüseyin Hatemi :  Burası Türkiye. Gidebilir ama şartları oluşursa ki kısa zamanda oluşabilir. Şimdilik yüce divana gidecek kadar ortada şartlar oluşmuş gibi görünmüyor ama pekâlâ yüce divana da götürülmesi istenilse götürülebilir. Yani bu sizin ayrımsızlık dediğiniz tarafsızlık ve çifte standarttan kurtulma anlamına alıyorum ben bu ayrımsızlığı. Bu uygulanırsa parti de kapatılmaması gerek, ayrıca başbakanın da yüce divanlık bir suçu yok. Tam aksine aslında hukukun olması gereken uygulamasına bakılırsa, mesela cumhurbaşkanının yasaklı olmasını isteyerek görevini kötüye kullanan bir başsavcının yüce divanda yargılanması gerekebilir. Ama dediğim gibi, Türkiye’de çifte standart o kadar yerleşmiş ki, gücü o sırada elinde tutanların isteğine göre, hukuk kurallarını eğilip bükülen bir şeymiş gibi görüyorlar ve yapıyorlar da. Yapanın yanına da şimdilik kar kalıyor. İşte bunun değişmesi lazım. Avrupa’da bu var. Onun için Avrupa’da astronomik garabet sayıldı bu iddianame. Ama bizde ne oldu? Hemen bütün hukuk fakültesi dekanları hukuka saygı diye bir hukuka saygısızlık hareketine saygı gösterilmesini istedi. Onun için bizde bir hukuk bunalımı var. Bir yazımda yazdım. Hem hukuk bunalımı var, hem de bundan ayrılmayan temelde bir din bunalımı var, bir ahlak bunalımı var. Hepsini ifade etmek için bir değer bunalımı var diyeyim. Bu bunalımı ortadan kaldırmak lazım. Alman toplumunda da demek ki vardı Hitler muvaffak oldu demokratik görünüşle birinci dünya savaşından sonra ikinci dünya savaşından hemen önceki dönemde iktidara demokratik yoldan gelmeye muvaffak olduktan sonra öyle şeyler yapıldı ki mesela işgal edilen Fransa’da da yapıldı ama Fransa’da seyirci kaldı diyelim. Fransız halkı Fransız toplumu da ikinci dünya savaşının Hitler’in mağlubiyetiyle neticelenmesini ve müttefik ordularının Almanya’yı işgal etmesine kadar Fransa’da da o işbirlikçi hükümet zamanında da Almanlar o bunalımı daha şiddetle yaşadılar diyelim. Daha kafaları karışıkken Hitler musibetini önleyemediler ama Fransızlar o kadar demokrasi, hürriyet, eşitlik laflarını söyleyen Fransa’da da mesela ırk ayrımcılığı yapan kanunları Fransız toplumu da Irak toplumu gibi, mesela Irak’ta Saddam belki de daha kötü olabilecek bir şer gücü tarafından devrilmedikçe Irak toplumu Saddam’a bir dur diyemedi. Şimdi de daha kötüsü Saddam’ı devirdi ve Irak bir kaos dönemine girdi. Almanya’da böyle olmadı. Demek ki Alman toplumu Irak toplumundan daha üstün bir seviyedeymiş ki bu büyük musibetten yıkıntılar içinden o çok yapılan mitolojik benzetme gibi kendi küllerinden yeniden doğdu Zümrüdüanka kuşu gibi.

Ayrımsızlar :  Hocam burada ülkemizde de mesela dediniz ya Almanya’da daha farklı oldu, Irak’ta daha farklıydı. Burada ülkemizde demokrasinin de daha olgunlaşmadığını görüyoruz. Sizin bu konudaki düşünceleriniz nelerdir? 

Prof.Dr.Hüseyin Hatemi :  Olgunlaşmadı ve bazı musibetlerden bazı olaylardan ders alınarak bir olgunlaşmaya gidilebilirdi. Mesela biz bir kere büyük bir fırsatı, ama sanıyorum ki asırların birikimi, olumsuz birikimler müsait değildi sanıyorum. Milli mücadele ve ikinci dünya savaşından sonra Almanların bir yenilgiden bir kalkınma çıkarmalarından belki daha kolay şekilde eğer toplumsal şartlar müsait olsaydı, milli mücadele çünkü birinci dünya savaşı yenilgisinin acını unutturmuş bir coşku yaratmıştı. Keşke biz milli mücadeleden sonra o kalkınma uyanma yoluna girebilseydik ama daha dünyada bu şartlar Avrupa’da da yoktu. Almanya’da İtalya’da faşizmin nasyonal sosyalizmin hâkim olduğu bir sırada Türkiye’de de bu şartlar oluşmadı doğrusu biz de hukuk devleti yolunda ilerleyemedik. Atatürk’ün de böyle özlemleri vardı. Yani keşke Türkiye bir batı demokrasisi gibi düzenli temiz bir ülke olsa diye ama onun da kendi ömründe yapacağı çapta bir şey değildi onun için denemelerinden kötümserliğe kapıldı, şimdilik bu ülke böyle idare edilir diye gitti. Ama kendisinden sonra öyle zannediyorum ki istediği o demokratik hukuk devletinin Türkiye’de gerçekleşmesi değildi. Yani Atatürk faşist ya da nasyonal sosyalist değildi, Hitler değildi Mussolini değildi. Bunlardan hoşlanmayan birisiydi. Ama bir adamın da istekleri İzmir suikastı, Şeyh Sait İsyanı, Tunceli isyanı Atatürk de o demokratik hukuk devletini kuramadı ama ideali oydu zannediyorum. Milli mücadele fırsatını kaçırdık, hukuk devleti yolunda ilerleyemedik. Ondan sonra da yakın tarihe gelirsek 28 Şubat’tan kısa bir süre sonra 1999 depreminde mesela o düşmanlık hisleriyle doldurulmak istediğimiz Yunanistan belki 20 sene önceki tutumundan çok farklı olarak Türkiye’nin Avrupa birliğine girmesini en çok isteyen Yunanistan “Geçmiş olsun komşu” başlıklarıyla Türkiye’ye yardım elini uzattı. Biz de o 1999 olayında bir musibetten ders çıkarıp kendimize gelebilirdik. Onu da kaçırdık. O 1997 öncesi Türkiye’nin yine çok aykırı çok kötü şartları içinden ortaya çıkan derin devletin kullanmak istediği Hizbullah hareketi, sonra Frankenstein şekline dönüp devletin düzenini tehdit etmeye kalkışınca o şey bastırıldı. Sahte Hizbullah la bu defa devlet kendisi savaşmak zorunda kaldı. Ölüm evleri filan ortaya çıkartıldı. Almanlar nasıl  Hitler’den sonra kendilerine geldilerse, o toplama kampları rezaletinden biz de çok küçük ölçüde de olsa bu temel değerlerden ayrılmanın ne kadar kötü sonuçlar doğuracağını bu ölüm evlerinden anlayabilmemiz gerekirken bu fırsatı da kullanmadan kaçırdık. Ama millet de şu bakımdan olumlu bir gelişme oluyor. Millet belki internet iletişim imkânlarının artması dolayısıyla benim öğrenciliğimin son devrinde o 1961 anayasası referandumuyla ondan sonra yapılan seçimlerde filan ki millet değil, o devirde mesela bu anayasaya evet derseniz 50 tane gizli maddesi var, Türkiye’ye kominizim gelecek diyince buna inanan halkı çok bulabiliyordunuz. Hayırda hayır vardır diyince bu dini vecizeye büyülenmiş gibi bakıp mesela Talat paşa da böyle dıştan başlatıldı kariyeri. İşte Demirel’in de siyasi kariyeri Amerikan desteğiyle başladı, buna rağmen ama Müslümanlar işte bu hayırda hayır vardır vecizelerine prim veren muhafazakâr halk bu gibi şeylere prim vermeyip senelerce bu gibi partilere oy verdi. Milli cephe de çok kötü oldu. Milli cephe meselesi Türkiye’ye hâkim olan o yetmişli yıllarda Türkiye’ye hâkim olan o yetmişli yıllarda milli cephe koalisyonu, önce bir uyanış belirtisi şu bakımdan başlamıştı: Erbakan’la Ecevit’in koalisyonu insanlara şu ümidi vermişti işte; acaba ayrımsızlık başlıyor mu diye. Ecevit’in tarihi yanılgılardan bahsetmesi… Ama bundan da çok endişeye kapıldılar. Dâhili ve harici bedhahlarımız, Atatürk’ün nutkunda söylenen. Hemen bu koalisyon şartları, Kıbrıs’ta km parsayı toplayacak kışkırtmalarıyla Kıbrıs’a asker çıkartıldıktan sonra hemen koalisyonun icabına bakıldı. Ferruh Bozbeyli, bilinçli olarak işe katıldı, oyuna katıldı. Ecevit’e sen koalisyonu bozarsan Erbakan ile sana koalisyon ortağı olurum, sen de başbakan olursun desteğini verip koalisyon bozulduktan sonra Ecevit’i ortada bıraktı. Şey dedi; parti müsait değil, yani parti kabul etmiyor benim bu vaadimi. Böylece Ecevit’in başbakanlığı bertaraf edildi. Yerine milli cephe kuruldu. Türkeş, Erbakan ve Demirel idaresi başladı. Ecevit buna sonunda çelme takmak için siyasi ahlaka aykırı on birler oyununa gitti. On bir kişiyi rüşvetle diyelim, partiden koparttıktan sonra her birine bakanlık rüşveti vererek o acayip kabineyi kurdu. Bu da yetmedi arkasından Demirel’in hükümeti geldi, arkasından 12 Eylül darbesi ama bir türlü kendimize gelemiyoruz. Yalnız son seçimde halk bir uyanış belirtisi gösterdi zannediyorum. Bütün o aksine sözlere hatta dini bakımdan Erbakan’ın ağzından yayınlanan şu fetvaya bile artık halk prim vermedi. AK Partisi’ne oy veren cehennemliktir dedi. Bu fetvaya ama İlhan Selçuk önem verdi. Hemen köşesinde Erbakan gibi ciddi, inançlı, Müslüman olduğundan kimsenin şüphesi olmayan biri bile bakın ne diyor. Ama Halk Partisi’ne oy veren cehennemliktir deseydi küfrün dini bir para olurdu. Halk artık bunlara pek prim vermediğini gösterdi ve halkta bir uyanış var ama yeterli değil. Öyle bir uyanış olmalı ki şu şüpheyi de gidermeli; yani köşeyi dönem devam etsin, Amerika ile ilişkiler de iyi olsun. Şöyle herkese mavi boncuk dağıtan, sosyal adalet getirmeyen ama memlekette köşeyi dönme imkânlarını devam ettiren, vergi adaleti, sosyal adalet, azınlıklara, cemaatlere adaletle muamele etme, bunlar bizim işlerimiz değil. Türkiye’de Kürt-Türk ayrımı yapılmasın, bazı korkunç ayrımlılarının yaptığı gibi, Türkiye’de Boşnaklar Türk düşmanıdır öldürülmelidir. Lazlar öyle, Çerkezler öyle, Araplar öyle, Acemler öyle. Yani öyle bir sayımdan bana tehditler geldi ki bir sene kadar önce, Türkiye’de adam kalmayacak, peki bu kadar kişiyi öldürecek mahalle timleri kurularak temizleyecek o son neslinden Türk kaç tane bulunacak Türkiye’de. Belki de hiç bulunmayacak. Yani görülüyor ki bu fikirlere samimi bağlı deliler olduğundan bile şüpheliyim. Çünkü bu kadar saçma sözleri Hitler devrinin nasyonal sosyalistleri bile söylememişti. Bu tamamen dış kışkırtmalarla, dış oyunlarla, dıştaki odakların kullandığı deliler oluyor. Ama halkın sağduyusu eskisinden daha yüksek bir orana eriştiği için memnunum. Fakat daha fazla olmalı ve yeterli olmalı.

Ayrımsızlar :  Hocam dış mihraklar dediniz ya onunla alakalı, temeli belki 1950’lere de dayandığı söylenen Ergenekon soruşturması. Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz? 

Prof.Dr.Hüseyin Hatemi :  1950’lere dayandığını bilmiyorum. Belki çok düz bir, kırılmamış çizgi yoktur 1950’den beri dar anlamda Ergenekon’da ama 1979’den sonra bilhassa 12 Eylül’den sonra Türkiye’de bir şey başladı. İran devriminden ve Sovyetlerin sarsılmaya başlayıp dağılmaya başladıktan sonra Türkiye’de bir Amerikan ve İsrail ittifakı Türkiye’yi bir zamanlar nasıl Sovyetleri çevirelim, İslam ülkelerini kullanarak, o şimdiki Taliban’ın kökünü oluşturdu. Ama onların istediği düz çizgi kesiksiz bir şekilde değil. Birdenbire bazen Frankenstein e dönüşme. Sonra şartlar değişir kendisine döner. İşte Amerika’nın muhtıradaki mutaaplık düşüncesi, dışarıdan yönetilebilecek bir taassup çizgisi kurması daha sonra Amerika’nın da İsrail’in de menfaatlerini de tehdit edecek bir Taliban hareketine şimdi Afganistan’da Pakistan’da İran’ a da karşı olan ama Amerika’ya ve İsrail’e de karşı olan bir taassup hareketine yol açtı Türkiye’de de benzeri yapılmak istendi. Şimdi bazı çevreleri darıltmamak için çok fazla isim vermeden söyleyelim ama Türkiye’de de bu defa Sovyetlerin çatırtısı artık duyulmaya başlanınca artık Sovyetlerin ortadan kalkacağı hissedilince görülünce Türkiye’de bazı çevreler kullanılarak İsrail ve Amerika’nın müttefiki olacak bilhassa İsrail’e bağımlı olacak. İran’a da kesin karşı olacak ve Sovyetlerin boşluğunu İran istifade etmesin diye, İran’a karşı bu defa yeşil Sünni kuşak ama gene Amerika ve İsrail ile ittifak halinde bir Sünni uşak oluşturulmak istendi. Fakat bunun da arkasından Saddam’ın Frankensteinlaşması onun yoldan çıkması, çizgiden çıkması ve birinci körfez savaşı Amerika ve İsrail’i biraz kuşkuya düşürdü. Bunlar da daha sonra bize karşı dönebilirler. Saddam her ne kadar suni lider olarak çıkmıyordu ama Iraktaki Sünnilerin desteklediği bir liderdi. İşte onun için r de Bosna’da İslami bir hareket görülünce büsbütün kuşkuya düşüldü ve yeni tedbirler almak gerekti. Onun için bir zaman güvendikleri bazı İslami topluluklardan da güvenleri sarsılınca onlara karşı da eskisi gibi davranmamaya başladılar, ama bu bir bakıma da iyi oldu. Yani Türkiye’de hiçbir Müslüman grubun tam olarak Amerika veya İsrail desteğinde olduğu söylenemez. 

Ayrımsızlar :  Hocam bununla ilgili, günümüzde laiklik söylemleri çok fazla var, Türkiye İran olur mu, bir ara Türkiye Malezya olur mu? Bunlarla ilgili ne düşünüyorsunuz?

Prof.Dr.Hüseyin Hatemi :  İşte şimdi şöyle bir oyun gene yani emperyalizmin bazı odakların eskiden beri zamanın şartlarına göre bilhassa Amerika’daki sosyal psikoloji ve siyaset laboratuarlarında hep yeni basmakalıp yargılar üretip Türkiye’nin kendisinin aydın diye nitelenmesinden hoşlanan, gururu, nefisleri okşanan kişilere ilmin son verileri diye bu basmakalıp yargılar hep idrak edilir, onlara dağıtılır onlar da yeni bir papağanlığa başlarlar. 5-10 sene önce başka bir ahenkle meleyen koyunlar beş sene geçer o devrin şartlarıyla dünya şartlarıyla yepyeni yargılar, önyargılar, basmakalıp yargılar uydurulur ve Türkiye’de aydın diye saygın bilim adamı diye kendilerinin nitelenmesinden hoşlanan kişiler arasına tanınır. Onlar da işte Hankington gibi saygın bilim adamı diye konuşmaya başlarlar. Maalesef Türkiye’de hani Atilla İlhan mıydı bir aydın ihanetinden bahseden, öyle bir kitabı olan, Atilla İlhan mıydı? Ben bunun bilinçli ihanet olduğunu sanmıyorum fakat Aziz Nesin’i hatırlatacak bir şekilde kazanılmış hiçbir milleti genlerden gelen aptallıkla niteleyemeyiz. Aziz Nesin rahmet diye de onu söylemiştim televizyonda. Türk halkının aptaldır demeyin aptallaştırılmıştır deyin. Benim bu sözüme karşı o da “aynı şey” dedi. Hâlbuki aynı değildi. Aptallık genlerden gelir, geri zekâlılık falan, biyolojik faktörlerden gelir. Ama aptallaştırılma işte geri bırakılma, beyin yıkama, yabancılaştırma, baskı altında tutma sonucunda olur bundan kurtuluş mümkündür. Türkiye’de aydınlar başta maalesef. Aptallaştırılmış oldukları için midir? Halka pek yararlı olamıyorlar. Önyargılara karşı halkı uyarmaları, dışarıdan Türkiye’yi sokulup piyasaya sürülen şeyleri hemen naylon çıktı, Amerikan mallarına hatta ikinci elden satış mağazalarına rağbet edilmesi gibi, Amerika’da daha çok Siyonizm laboratuarlarında öğretilir. Hıristiyan ve Müslüman düşmanlığını körüklemek dolayısıyla Türkiye’nin AB’ye girmesini hiç istemedikleri için kesin olarak önlemek için son zamanlarda böyle fitneler devam ediyor. Avrupa’da karikatür krizi gibi… Son günlerde bana gönderildi biri tarafından, belki de iyi niyetli değil bilmiyorum ama birisi bana Allah aşkına susmayın, yazın diye, Kuran-ı Kerim’e çok ağır bir hakaret, ama internette bulduğum bunun doğrudan doğruya mesela Yunanistan’da Ortodokslar tarafından yapıldığını internetten anlayamadık. Gene bizden birileri Yunanistan’da böyle yapıldı diye, korkunç bir resim konmuş karikatür gibi Kuran- Kerim sözde tuvalet kâğıdı gibi bir tuvalette yanda duruyor ve birisi çeker gibi. Bunu yazmadım tabi bu oyunlara alet olmamak için, ama şunu yazdım şimdi de Ortodoks kilisesiyle aramıza fitne sokmak istiyorlar. Buna karşı yapılacak şey aban göre, bu fitneleri artık yutmadığımızı göstermek için, Heybeliada Ruhban Okulu’nu açmaktır. Yani inadına tam aksine gitmektir. Bu fitnelerle yapılmak istenenlerin aksine gitmek. İşte bunlara karşı çok tetikte olmamız lazım. 

Ayrımsızlar :  Hocam bir de günümüzde aramıza nifak tohumları atıldığı için laiklik konusu, başörtüsü konusu gerginliğin arttığını görüyoruz. Hocam sizce laiklik nedir? Evrensel bir tanımı var mıdır? 

Prof.Dr.Hüseyin Hatemi :  İşte ben bunu hep söylüyorum. Senelerdir 20-30 kere yazdım neredeyse belki daha fazla. Ben bunu yazıp senelerce müdafaa ettikten sonra geçen sene dikkat ettim ki benim hocan olan birinci sınıfta sonra gözden düşen 27 Mayıs’tan sonra cumhurbaşkanı adayı olması ölüm tehdidiyle engellendiği için senatörlükten de istifa edip İsviçre’ye giden ölümünden bir sene kadar önce İstanbul’a dönen ve İstanbul’da ölen rahmetli Prof. bizim hocalarımızdan o dönemde Ali Fuat Başgil de hatta Cemal Gürsel’e yeni anayasa hazırlanması sırasında şöyle demiş: Paşam, laiklik özüyle anlamıyla çok zaruri bir şeydir ama bizim memlekette bunun doğru anlamıyla anlaşılmasının şartları yoktur, bizde tamamen farklı çağrışımlar yasak. Bu şekilde kullanılır. Onun için laikliği tanımsız, tarifsiz bir prensip gibi anayasaya koyma yerine laikliğin anlamını belirtelim. Ben de sizin gibi düşünüyorum filan dediği halde sonra bu olmadı. 

Ayrımsızlar :  Demiştiniz ki, başörtüsü sorunuyla ilgili anayasaya bir madde eklenmesine gerek yok, anayasada zaten böyle bir yasak yok. Sizce başörtüsü sorununu başka bir yolla çözebilir miyiz? 

Prof.Dr.Hüseyin Hatemi :  Laiklik şöyle anayasada yer almalı. Alman anayasası bizde zaten esas alınmıştır 1961 anayasasında. Alman anayasasında da laiklik terimi yoktur. Ama Alman anayasasının bütününden de benim şimdi söyleyeceğim anlam çıkar. Çünkü laiklik terim olarak yoktur ama devlet kilisesi yoktur denir. Bu ne demektir. Devlet laik bir devlettir demek. Resmi din, resmi mezhep yoktur. Ama şeyde mesela hukuk devleti belki bizden çok daha üstün düzeyde İskandinav ülkelerinde olmasına rağmen laiklik ilkesine bizde mutlak aykırı görülecek bir kural vardır. Devletin resmi mezhebi evanjelik yani Luther Kilisesi’dir. Yani Protestan dediğimiz mezheptir devletin resmi mezhebi. İngiltere’de de İngiliz kraliçesi kilisenin de reisi sayılır. Yani şimdi laikliğin yalnız tarifini söylesek laiklik terimini kullanmadan ama laikliğin doğru anlamı zaten hukuk devletinin şekli güvencelerinden birisidir. Mutlaka bu anlamıyla laiklik ilkesine riayet edilmelidir. İslam’da da bu “La ikrahe fiddin” ilkesidir. Yani dinde zorlama yoktur, dinde dayatma yoktur ilkesidir. Şimdi bu ilkeyi bu devrin şartları içinde yanlış anlaşılmaları önlemek için şöyle ifade etmek lazım ikinci maddeyi. Türkiye Cumhuriyeti insanlık onurunda eşitlik ilkesi, hakkaniyet ilkesi ve demokratik ve sosyal hukuk devletinin evrensel diğer bütün ilkelerinden hiçbir dini, felsefi, siyasi görüş karşısında ödün vermeyen demokratik sosyal bir hukuk devletidir. İşte yalnız dini desek, Özdemir İnce’ler, Onur Öymen’ler şöyle diyor: Laiklik batı ülkelerinde değil ama Türkiye gibi İslam ülkelerinde demokrasinin onsuz olmaz bir niteliği olmalıdır. Niye yalnız İslam ülkelerinde? Hukuk devletini yalnız İslam mı tehdit ediyor? Hitler hukuk devletini tehdit etmedi mi veya Marksist Leninist iddiasında olan bir dünya görüşü hukuk devletine aykırı olamaz mı? İu halde hiçbir dini, siyasi, felsefi görüş karşısında işte bu ayrımsızlık ilkelerinden ödün vermeyecek olan demokratik ve sosyal hukuk devletidir. Rahmetli Ali Fuat Başgil’in de seneler önce dediği buymuş ama ben nasıl öğrencisi olduğum halde bunu o zaman onun söylediğinin farkında olmadan kendim de savunmaya başladım ama geçen sene kitabını tekrar okuyunca, Hatıra kitabını o zaman da okuyamamıştım galiba şimdi tekrar Cemal Paşa ile konuşmasını filan okuyunca anladım. Ama bunu ne kadar söylesem dinleyen olmuyor. 

Ayrımsızlar :  Hocam bir de şimdi gündemde olan Anayasa mahkeme başkanı Haşim Kılıç’ın açıklamaları oldu. Anayasa mahkemeleri üyelerinin bir kısmını meclis seçsin diye. Bir kısım karşı çıktı, bir kısım destek verdi. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? 

Prof.Dr.Hüseyin Hatemi :  Anayasa mahkemesi üyelerinin nasıl seçileceğini yine Alman anayasasını esas alarak tekrar düşünmek lazım. Ama şunu da söyleyeyim, Türkiye’de bir hukuk bunalımı olduğu için yani hukuk fakültelerinden insan hakları, hukuk devleti, tabii hukuk, temel evrensel değerleri bilinci ile mezun olan çok nadir kişi, bunları da kendi uyanıklığıyla sizin gibi kendileri arayarak bulmaya çalıştığı yoksa hukuk felsefesi verilemediği için doğru hukuk kavramı, doğru hukuk anlayışı verilemediği için maalesef Türkiye’deki bu hukuk bunalımı giderilmedikçe kim seçerse seçsin sonuç çok güven verici olmuyor. Onun için halkın bilincini mümkün olduğu kadar yükseltmemiz lazım ki nasılsanız öyle idare olunursunuz gerçeği dolayısıyla, Türkiye’de artık astronomik garabet denebilecekse olaylar olmasın. Ama hiç değilse kim açmalıdır bu parti kapatma davasında, yetki kime verilmelidir. O konudaki düşüncemi söyleyeyim. Parti kapatma davalarını ikiye ayırmak lazım. Eğer parti tüzüğü anayasaya aykırıysa başsavcı açabilmeli. Ama bundan bile şüpheye düştüm. Çünkü biz bu yetkiyi verirsek yine son olayda gördüğümüz gibi şartlar müsait olduğunda bazı başsavcılar şeytanın aklına gelmeyecek yorumlar yaparak bir kelimeden de anayasaya aykırılık çıkartabilirler. Şu halde hiç başsavcıya falan vermemeli, Alman anayasasını yine örnek alıp Türkiye’ye uydurarak bana kalırsa şöyle bir kural kabul edilmeli. Hükümet bunu meclise teklif etmeli. Meclise bir öneri getirmeli. Meclis bu öneriyi kabul ederse çoğunlukla anayasa mahkemesine meclis başkanlığı başvurmalı, bundan sonra anayasa mahkemesi karar vermeli. 

Ayrımsızlar :  Sayın Hocam teşekkür ederiz , fazla vaktiniz yok , diğer sorularımızı daha sonra sorarız...   

Prof.Dr.Hüseyin Hatemi :  Teşekkür ederim. Daha sonra devam ederiz.

Röportaj Editör ve Ekibi : Birol Öztürk , Gülseda Dündar, Hidayet Suha Yüksel , Mehmet Seyba , Özgür Tomakin

Bu yazının yayınlanması kaynak belirtirmesi (www.ayrimsizlar.com ) şartıyla serbesttir..

 








Bu haber 2,444 defa okundu.




Yorum ekleYorum ekle


Yorumlar


  Henüz yorum yapılmamış






Anket

Türk-Kürt kimlik tartışması hakkında sizin düşünceniz?
  • Türküm ve bu ülke sadece Türklerindir...
  • Türküm ve Türküyle Kürdüyle herkes bu ülkenin insanıdır ve herkes kardeşimdir...
  • Kürdüm ve Türküyle Kürdüyle herkes bu ülkenin insanıdır ve herkes kardeşimdir...
  • Ben bir Kürdüm ve ülkenin bölünmesi taraftarıyım...
  • Diğer

En Çok Okunanlar


Google Ayrımsızlar