Ayrımsızlar: Siyasi görüş olarak kendinizi tanımlar mısınız?
İbrahim Sadri: Ben buralıyım yani Türkiyeliyim. Burada doğdum, burada büyüdüm. Memleketimi çok seven biriyim; hepimiz gibi ve herkes gibi ve ülke yararına olan herkesten ve her kurumdan yana olan biriyim. Bunun ötesinde Müslüman biriyim inanç olarak, elinden geldiğince ibadetlerini de zaman zaman aksatmadan yapmaya gayret eden biriyim; ama bunu siyasal bir kimlik olarak benimsemiş ya da bunu siyasal bir elbise olarak üstüne giymiş biri değilim. Yani yurtsever, hukukun üstünlüğüne inanan ve insanların birbirleriyle, birbirlerinin hukukuna riayet ederek yaşamasının zorunlu olduğuna, doğru olduğuna inanan biriyim. Çocukların ve bir şekilde bana ulaşan gençlerin olabildiğince kendi köklerine, geçmişlerine ve inançlarına bağlı olarak yetişmesi yolunda elimden geldiğince gayret gösteren biriyim; kısaca böyle özetlenebilir.
Ayrımsızlar: İşletme üzerine eğitim görmüşsünüz, daha sonrada tiyatro ve şiir öğrenmişsiniz, bunlarla ilgili bilgi verir misiniz?
İbrahim Sadri: Benim eğitim maceram şöyle, Işık Lisesi ve Kasımpaşa Lisesi’nden sonra ben İstanbul üniversitesi işletme bölümünde okudum; ama bitirmedim. Üç sene okuduktan sonra tiyatro yapmak istediğim için tiyatro eğitimine geçtim. Bir özel tiyatro atölyesinde iki yıl tiyatro okudum. İşte daha sonrada turne tiyatrolarıyla birlikte çoğu kendi yazdığım oyunlar olmak üzere yedi yıl tiyatro ile uğraştım. Türkiye’de gitmediğim birkaç il merkezi kaldı. Yani o dönemde benim için çok büyük avantaj oldu. Çünkü daha sonraki sahne çalışmalarında bu tür turneler devam ettiği için ülkemi tanıma imkânı buldum. Yani Edirne’de insanlar nasıl yaşar? Ondan sonra Adıyaman’da sabah ne yerler? Amasya neye benzer? Bütün bunlar hakkında en azından birer ikişer günlük sürelerde olsa tanıma fırsatı bulduğum için salona gelen izleyiciler üzerinde test etme imkanı bulduğum için de ülkem hakkında gerek gündelik hayatına ilişkin gerek toplumsal yapısına ilişkin fikir sahibi etti beni. Bu daha sonra yaptığım bütün çalışmalara da tiyatroya da televizyona da yansıdı. Bu bir avantaj eğitim olarak işletme daha sonrada tiyatro.
Ayrımsızlar:1985-1992 yılları arası tiyatro yaptınız. Radyo ve televizyon programcılığı ve sunuculuğu da yaptınız ama bizler sizi daha çok şair kimliğinizle tanıyoruz. Siz kendinizi hangisine yakın hissediyorsunuz?
İbrahim Sadri: Aslında ben şair değilim onu düzeltelim isterseniz. Ben şiir yorumcusuyum. Bu konuda iddialı biriyim; yani şiir yorumculuğu konusunda. Dünyada örneği çok az olan insanlardan biriyim. en bu işe başlarken epey araştırdım. Batı’da ne kadar örneği var.. Yani işte sahnenin üstüne çıkıp bir saat bir buçuk saat şiir okuyan kişiler ya da yerler, kurumlar var mı diye..Birkaç tane Batı Avrupa’da ve Amerika’da şiir kulüpleri denilen bu stand-up komedi kulüplerine benzeyen yerlerin dışında çok fazla örneğinin olmadığını gördüm. Ben 85-92 tiyatro yıllarından sonra özellikle aklınıza gelebilecek bütün yüksekliklerin üzerinde şiir okumuş biriyim. Yani devlet tiyatro sahnelerinde, sonra kamyon kasalarının üstünde, kasaba meydanlarında, hatta koltuklu sinema salonlarında… Ne bileyim Rotary Kulüplerinin akşamlarından, polis gecelerine çeşitli derneklerin organizasyonlarına kadar bu anlamda bu uzun yıllardan itibaren devam eden bir şey.. 98’ den bu yana 10 yıldır sürüyor halen devam ediyor; bunu çok önemsiyorum. Yani çok fazla bir yapım olmayan bir sanatsal aktiviteyle uğraşmak benim için çok önemli bir şey. Bunun dışında şairlik meselesine gelince evet şiir yazan biriyim ama şairlik bir yaşam biçimi, kavrama türü yani ben o anlamda şair değilim. Benim gündelik telaşlarım, farklı planlarım var. Daha açık söylemek gerekirse şair gibi yaşamıyorum. Ama şiir yazıyor muyum? Evet yazıyorum. Ama Türkiye’nin %80’i şiir yazıyor zaten o zaman ben de onlardan biriyim. Sadece şöyle avantajım var belki, aynı zamanda şiir okuduğum için, kendi yazdığım metinleri çoğunu şiirsel metin olarak adlandırıyorum, onları sunma imkânı buluyorum. İnsanlara ulaştırma imkânını bulabiliyorum; yoksa belki sizin yazdığınız şiirler benimkinden daha iyi olabilir. Hiç öyle bir iddiam yok ama şiir okuma ve yorumlama konusunda iddialı biriyim. Bu konuda iyi olduğumu düşünüyorum. Şair olmayı çok isterdim, şair gibi yaşamayı. Yani hayatı fazla ciddiye almadan çok hesaba katmadan aktığı gibi geldiği gibi hayatın içinde durmayı isterdim. Ama tam tersi çok kurallı yaşayan biriyim. O yüzden maalesef bana şair denilemez.
Ayrımsızlar: 80’li yıllardaki siyasi görüşlerinizle 2000’li yılardaki görüşleriniz arasında fark var mı? Varsa bu değişimi nasıl açıklıyorsunuz?
İbrahim Sadri: Tabiî ki var bunu bir örnekle açıklayım. Çok çarpıcı bir örnek olduğunu düşündüğüm için bunu zaman zaman dile getiriyorum. Şimdi ben İşletme Fakültesi’nde okurken ki, ben kazandığım sene o benim talihsizliğim okul Beyazıt’tan Hisarüstü’ne taşındı,ben bu yüzden okula gidemez oldum.Çünkü okul çok uzaktı.Birkaç arkadaşım vardı.Onlarla birlikte memleket meseleleri üstüne,Türkiye’nin geleceği üstüne ,ideal anlamda neler yapılabilir diye konuşuyorduk ve bu arkadaş çevrem, aralarına ben de dahil olmak üzere, biz İslâmcı bakış açısına sahiptik.Burada artık İslam kelimesini ideolojik anlamda kullanıyorum; ilk sorduğunuz sorudaki anlamda kullanmıyorum. O arkadaşlarımdan bazıları belediye otobüslerine binmiyorlardı; gerekçeleri şuydu: Belediye denilen kurum yani müessese sonuç itibariyle mevcut yönetim düzenin ürettiği kurumlardan biridir. Dolayısıyla biz belediye otobüslerine bindiğimiz zaman, onlara bilet attığımız zaman, para verdiğimiz zaman onlara katkıda bulunmuş olacağız. O zaman biz böyle yapmayacağız, biz yürüyerek gideceğiz ya da minibüse bineceğiz diyorlardı.İlk elden baktığınız zaman çok şövalye bir duruş bu, yani bir tercih idi. Ama o arkadaşlardan birçoğu ya da birçoğu demiyim bazıları belediyelerde üst düzey yönetici ya da belediye başkan yardımcıları oldular falan..işte Türkiye’nin değişimi bu..Yani belediye otobüsüne binmiyorlardı şimdi belediyede görevliler,yöneticiler.Başka bir örnek yine 80li yıllarda… Benim aslında şiir albümlerim çok eskiye dayanır.İlk şiir albümüm 89 da çıktı.Ben 6 -7 tane albüm yaptım 98 deki “Adam Gibi” albümüne kadar çok meraklısı,seveni,bu işe ilgi duyanı alıp dinlerdi bu albümleri.O yıllarda benim kasetlerimi çıkaran firma ısrarlarıma rağmen albüme fotoğrafımı koymuyordu. Gerekçeleri de şuydu: bu tür şeyler İnsanın nefsini okşayan şeylerdir. Yani durup dururken senin ünlü olmana bizim de buna vesile olmamıza yol açmayalım. Sonuçta biz burada ideal bir şeyler üretmeye çabalıyoruz. Bana da makul geliyordu öyle devam ettik. 98 den sonra şiir albümleriyle “ünlendikten” sonra bu arkadaşlar o eski albümlere fotoğraflarımı kapaklarına koyarak yeniden yayınladılar. Bu da bir değişim; bu da onların değişimi… Anlatabiliyor muyum? Sonuçta biz hepimiz bu ülkenin aynı yağmurun altında ıslanan insanlarıyız. Artık özellikle televizyon ki, bu konuda en önemli taşıyıcı rol üstlendi. İnsanlar gündelik hayatta birbirlerine benzemeye başladı. Kasabada yaşasanız,köyde de yaşasanız,şehirde de yaşasanız özellikle televizyondan aldığınız şeylerle hayallerimiz,akraba ilişkilerimiz çevresel ilişkilerimiz birbirine benzer hale geldi ki ben çok ara dönemde gençliğimi yaşadım. Ben 12 eylül 1980’de 17 yaşındaydım; yani gençtim. Öncesi ve sonrası hakkında iki ayrı fotoğrafa da tanık olmuş biriyim. Mesela çok keskin ayrımlar varken her anlamda lokantalara kadar solcular ve sağcılar veya şucular veya bucuların gittikleri veya gitmedikleri, konuştukları veya konuşmadıkları belliydi. İnsanlar artık öyle değil,hangisi doğru veya hangisi yanlış bu bir tartışma konusu olabilir ama bugün itibariyle hepimiz payımıza düşeni almış vaziyetteyiz netice itibariyle.Ben tiyatro oynadığım ilk yıllarda bizi organize eden kimi vakıfların kendi tercihleri gereği salon ikiye bölünürdü. Bir tarafta hanımlar bir tarafta erkekler otururdu.Ama siz tiyatro oynuyorsunuz yani dünyada örneği olmayan bir şey yapıyorsunuz. Bu anlamda böyle bir izleyici kitlesi yoktur ama o zamanlar şartlar böyle idi ve biz oynayacak salon bulamazdık.Salon verilmezdi bütün yerel yönetimlerin yaptırdığı , açtırdığı salonlar var fakat yerel seyirci yok,oynayacak grup yok böyle..
Ayrımsızlar: Sizin için muhafazakâr kesimin Nazım Hikmet’i deniyor?
İbrahim Sadri: Benim için çok şey deniyor evet..
Ayrımsızlar: Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
İbrahim Sadri: Nazım hikmet hakkında ne düşündüğümü soruyorsanız hemen söyleyeyim. Nazım Hikmet bana göre Türkiye’nin en büyük bir kaç şairinden biridir gerek yaşam biçimi olarak…
Ayrımsızlar: Hangi yönlerinizin benzetildiğini düşünüyorsunuz?
İbrahim Sadri: Valla onu benzetenlere sormak lazım. Tip olarak benzemiyorum, ses olarak da benzemiyorum. Siyasi tercih olarak hiç benzemiyorum…Açık söylemek gerekirse bir yerde çok benziyoruz ama, ya da benziyorsam ne mutlu bana, o da nedir? şiir…çünkü yazdığı her şey çoğul hakikaten çok etkili şeyler ve daha önemlisi benim için,bir şair gibi yaşamış olması bu çok özel bir şey. Yani cezaevlerinde şurada burada yatmış olmasına rağmen ülkesinden çıkmak zorunda olmasına rağmen ya da çıkmasına rağmen o duruşunu hiç bozmamış. Bunu çok önemserim.Yani Nazım Hikmet’i açıkçası çok da severim yazdıklarını ama ben size bir Türkiye gerçeği söyleyeyim; 2001 yılında Nazım Hikmet’in bir şiirini yaptığım bir albümde okumak istedim ama izin vermedi bana Nazım Hikmet Vakfı.. Neden? Çünkü sen o öbür taraftan bir adamsın dediler. Ama mesela ben Nazım Hikmet ile ilgili öyle düşünmüyorum.. Atilla İlhan izin verdi, Necip Fazıl’ın çocukları izin verdi, Abdürrahim Karakoç izin verdi.Onlar mesela böyle yaklaştılar. Şimdi ben burada onlar bana izin vermedi deyip, Nazım Hikmet’i okumayayım demiyorum şiirlerini, sahnede olsun radyo programlarında olsun okuyorum. Deseniz ki görüş olarak yakın mısınız? Asla yakın değiliz. Ama muhafazakarlıktan kasıt tutuculuksa, statükoculuksa ben asla öyle yaşayan biri değilim , muhafazakarlıktan kasıt İslâm’a daha yakınlıksa işte Müslüman gibi yaşamak gibi kaygılar olmaksa bunun da kelimesinin muhafazakarlık olduğunu düşünmüyorum tanım olarak.ama Türkiye de çok muhafazakar insanlar var. Onların durdukları yerler sanki olmaları gereken yerlerden tam tersi yerdeler yani değil mi? Türkiye’nin en muhafazakar gazetesi hangisi sizce?
Ayrımsızlar: Muhafazakar kesim tarafından çok kabul edilen bir isimsiniz ki, Nazım Hikmette belli bir kesim tarafından çok kabul görmüştü..
İbrahim Sadri: Şimdi bir kere elma ile armutu karşılaştırmamak gerek. Nazım Hikmet gibi adamlar bunlar devasa adamlar ben popüler bir şey yapan biriyim yani bir kere ölçeye vurduğunuz zaman ,tartıya vurduğunuz zaman kıyaslanacak iki isim değiliz.Ağırlık olarak dolayısıyla bir karşılaştırma benzetme anlamında Nazım Hikmet olsun, Necip Fazıl olsun, ne biliyim Orhan Veli olsun, Sezai Karakoç olsun ne biliyim bir çok büyük şairlerden herhangi biriyle ortak bir yanım olmasından onur duyarım ama bu o insanların yaptıkları şeylerin yaşam biçimlerinin hepsini benimsediğim anlamına gelmez. Sizin de mutlaka bir siyasi görüşünüz vardır, olması gerekir. Ama ne biliyim Orhan Veli’nin bir şiirini çok seversiniz ama Orhan velinin yaşadığı hayatı okuduğunuz zaman hoşunuza gitmez. Bu başka bir şeydir… Burada ürettiği şeyler hakkında konuşmak gerekirse evet ben Nazım Hikmet’i çok seven biriyim ama yaptığı şeyler hakkında karşı çıktığım bir çok var anlatabiliyor muyum;?
Ayrımsızlar: Şiirleriniz kadar yorum gücünüzde oldukça etkili.. Atillla İlhan sizin için “Sen yemek listesi okusan kulağıma şiir gibi geliyor demiş”
İbrahim Sadri: Güzel bir ifade gerçekten. O şeyde oldu, ”Ben Sana Mecburum” Şiirini okumak için izin istediğimde…Atilla İlhan’dan böyle bir şey duymak iyi midir kötü müdür aslında.. Yorumculuğum hakkında baktığınız zaman iyi bir şeydir sonuçta… Çünkü yorumcu dediğiniz şey “sattığı malı” sözel anlamda dinleyici ve izleyici kesime dramatik yapıyı oluşturabilecek şekilde geçirebiliyorsa iyidir. Yani siz hüzünlü bir şey okuduğunuzda adamlar tavana bakıyorsa ne zaman bitecek diye, başarısız olduğunuzu gösterir.. Ama tersinde gözleri doluyorsa, etkileniyorsa bu sizin başarınızı gösterir. Bu anlamda Atilla İlhan’ın benim için söylediği bu sözü ben iltifat gibi kabul ediyorum. İşte bu benim başta koyduğum ayrımda da gösteren bir şey. Ben yorumcu olarak evet belirli bir formasyonda olduğum kanaatindeyim. Ama şairlik anlamında Atilla İlhan “Ben Sana Mecburum”u 1960’larda yazılmış, bir şiir ama açın bakın sanki dün yazılmış gibi. Çok güzel bir aşk şiiridir.İstanbul’dan bahseder, Yeşilköy’deki uçaklardan bahseder. 40 yıl geçti oralar değişti bir sürü bir şey oldu ama “Fatih’te yoksul bir gramafon çalıyor” der, evet Fatih’te yoksul bir gramafon çalıyor yani yüz yıldır öyledir.Yeşilköy’den uçağa biniyorsun der ve hâlâ Yeşilköy’den uçağa biniyoruz anlatabildim mi? Yani bu yüzden onlar şair oluyor.,
Ayrımsızlar: Kendinize yakın bulduğunuz şairler?
İbrahim Sadri: Çok sevdiğim şairler evet aslında kısaca isimleri geçti: Orhan Veli,Necip Fazıl’ı çok severim ki Necip Fazıl benim şiirle tanışmama vesile olan kişidir.Yani aslında şiirin bizim ortaokul lise yıllarında defter arkalarına falan çizittirdiğimiz satırlardan çok farklı bir şey olduğunu fark etmeme yardımcı olan kişidir. Onun Çile diye kalın bir kitabı vardır. Biri onu bana hediye etmişti ve ben onu okuduğum zaman “Gaiplerden bir ses geldi: Bu adam/ Gezdirsin boşluğu ense kökünde!/ Ve uçtu tepemden birden bire dam./ Gök devrildi, künde üstüne künde...” şiirini okudum ve “Siz bu şiiri ne kadar kötü okursanız okuyun acayip bir melodi var” dedim. Bu şiirse bizim yazdığımız nedir? Bizimki şiirse bu ne?…O yüzden Necip Fazıl beni ilk kışkırtan şairdir. Onunla tanışmamış olmama rağmen sadece cenazesinde bulunabilme şerefine nail olmuştum. Benim için kışkırtıcı bir şairdir Necip Fazıl.Yazmak için kışkırtır insanları.. Mesela rahmetli Cahit Zarifoğlu’nun bende ayrıca emeği de vardır. Bizim gençlik yıllarımızda Mavera Dergisi vardı onun başındaydı Cahit abi yani ona da çok öykünerek yazdım çok severim ve bizzat emeği vardır. Ama böyle yazma diye görüşmelerimiz olmuştur. Orhan Veli, Necip Fazıl, Nazım Hikmet’i söyledik Sezai Karakoç’u çok severim o beni sevmemesine rağmen. Mesela o benim sahnede şiirlerini okumamı istemiyor gerçi sadece bana ilişkin bir tutum değil bu, şiirlerinin bu şekilde popüler kılınmasından yana bir tercihi olmadığı için. Ama çok büyük bir şair.
Ayrımsızlar: Neden sevmediğini düşünüyorsunuz?
İbrahim Sadri: Sevmemesinden kasıt neden benim şiirlerimi sahnede okuyorsun diye birkaç defa haber göndermişti geçmiş yıllarda. Yani kişisel bir sevgisizlik değilde şiire karşı yaptığım şeye karşı bir tavır ki bende çokta ondan farklı düşünmüyorum. Sonuçta benim yaptığım edebi değil yani sahnede şiir okumanın edebiyatla uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. Bizim yaptığımız bir gösteri sanatı aslında tiyatronun bir alt dalı gibi düşünün. Burada sadece şiirden yararlanıyoruz.şiiri malzeme ederek sahnede bir şey sunuyoruz . Sonuçta elinizi nasıl kaldırdığınız, nasıl baktığınız nasıl tuttuğunuz alttan bir müzik geliyorsa onun ne çaldığı bunlarla bir bütün haline gelerek ürettiğiniz o sanat ortaya çıkıyor. Çok örneği olmayan bir şey benim yaptığım bir şiir dinletisi mi,şiir gösterisi mi,şiir tiyatrosu mu ne yani bunun adı yok çünkü…
Ayrımsızlar: Tiyatro çalışmalarınızın yerini şiir aldı diyebilir miyiz? Tiyatro ile ilgili projeleriniz var mı?
İbrahim Sadri: Evet aldı ama tiyatro yapmak isterim.proje çok ama tiyatro çok kıskanç bir sanat. İsmet Özel benim düğünümde şöyle bir laf etmişti ki evlendiğimde 86 yılı falandı “şair misin değil misin bundan sonra görürüz” dedi, eve ekmek götürme meselesi araya girdikten sonra da yazabiliyorsan yani bunu bir hayat biçimi olarak devam ettirebiliyorsan sen şairsindir. Ettiremedik ama…doğru çıktı onunki..Ya da endişesinde haklıydı..Yaşam gailesi hayat gailesi dediğimiz şey fazla baskın çıkmaya başlayınca Türkiye’nin de şartları malum ortada,tiyatro çok kıskanç bir meslek başka bir şey yapmanıza fırsat ya da zaman bırakmıyor. Turneleri, oyunu okumaları, şuyu buyu, araştırmaları…O yüzden çok imrenmeme rağmen uzaktan izlemekle yetiniyorum maalesef. Bundan sonrada zor gözüküyor yani..
Ayrımsızlar: İlk Tiyatro eserlerinize ait 80li yıllrda video kasetleriniz vardı…
İbrahim Sadri: Benim tiyatro yaptığım ilk yıllarda ki ben tiyatroya kendi yazdığım oyunla başladım Çağrı Sahnesi isminde Ulvi Alacakaptan yönetiminde bir topluluktu o..İnsanlar ve Soytarılar isminde bir oyundu o. 85te başladık biz şöyle oynuyorduk oyundan bahsedeyim politik bir oyundu. O zamanlar Sovyetler Afganistan’ı işgal etmişti. Ciddi bir zulüm söz konusuydu Afganistan’daki Müslüman halka yönelik. Oyun müzikli bir güldürüydü. O zamanlar Sovyetlerin bu tutumunu eleştiriyorduk ve onları tiye alan bir metindi bu. Çok ilgi görmüştü ama mesela her oynadığımızda oyunda ön sıralara ya savcı ya polis arkadaşlar gelip oyunu baştan sona kaydediyordu. Metinleri önceden vermemiz gerekiyordu. Metnin dışında bir laf ettiğinizde çağırıp ifadenizi alıyorlardı. Buna rağmen biz o oyunu oynadık 1.5 – 2 yıl. Türkiye ile ilgili bir şey olmamasına rağmen çok sıkıntılı bir süreçti. Şimdi bana sorsanız böyle bir işe şu anda, girmem. Anlatabiliyor muyum? Çünkü o zamanlar Türkiye’nin şartları da buna uygundu. Mesela biz dergilerde yazılar yazardık ben 83’den beri gazete işleriyle uğraşıyorum. Hiçbir kuruma ben ne alacağım diye sormadım bir şey verirlerse alıyorduk vermezlerse almıyorduk. Şimdi herhangi biri beni çağırsa ve dese bana şu kapıyı iteler misin? diye ne vereceksin diye sorarım. Çünkü artık herkes öyle yapıyor. İşte bu Türkiye’nin dönüşü özelikle Turgut Özal döneminden sonra hızlandı. Her birimiz biraz daha bireyci, kendini mutlaka hesaba katar bir yapıya doğru eğildik. Bunun getirdiği bazı yumuşaklıklar oldu aslında. Birbirimize daha yaklaşma daha anlamaya yönelik şeylere de dönüştü, ama bir taraftan da aslında insanları her anlamda yaşatır kılan daha onurlu kılan taraflarımızdan da eksilmeler meydana gelmeye başladı .Ama artık bu ülkede yaşayan insanlar bence, ki genel anlamda toplumdan bahsediyorum, birbirini daha iyi anlıyor. Yani ben Türkiye’de çok büyük sıkıntıların, çok büyük çöküşlerin yaşanacağını sanmıyorum. Ne siyasal anlamda ne politik anlamda.. Neden? Örnek veriyim. 80lerin ilk yıllarında çok satan bir haber dergisi vardı. Şöyle bir başlık atmıştı:”Bu sene hac kurban bayramına denk geldi” Hac zaten kurban bayramında yapılır; bu bir cehalettir. Ama şimdi öbür dergileri çıkartan arkadaşlar bunları öğrendiler. Biz de bir sürü şeyi öğrendik o arada anlatabiliyor muyum? Bu olumlu bir şey ama üsten baktığımız zaman da bu kadar çok evrilme biz Türklerin çok kaldırabileceği bir şey değil. Yani sonuçta biz Osmanlı geleneğinden geliyoruz. Dönüp baktığımız zaman yüzyıl önce bu ülke Osmanlı topraklarına aitti.500yıl önce öyleydi. Benim dedem Osmanlıydı fotoğrafları var yani fesli mesli asker adam. Şimdi o geleneğin bu kadar kısa sürede o dinamiklerin kaybolması yerine yepyeni bir anlayış hem gündelik hayatı algılama anlamında hem ne biliyim politik siyasal tercihler anlamında bir şeylerin ikame olması çok kolay bir şey değil belki gerekli bir şey de değil zaten.
Ayrımsızlar: Geçen yıl Bursa’daki ramazan etkinliklerinde Türk insanını şiire daha çok yakınlaştıracak projeleriniz olduğunu belirtmişsiniz. Projelerinizden bahseder misiniz?
İbrahim Sadri: O projemiz şöyle, Milli Eğitim Bakanlığı’yla birlikte düşündüğümüz bir projeydi aslında galasını yaptık.”İz” isimli bir projeydi o çok kapsamlı bir projeydi 1923’ten 2008’e kadar Türk şiirini ne etkilemiş en önemli, göreceli bir şey bu gerçi, 80 şairin 80 şiirinden oluşan bir sahne gösterisiydi. Bu aynı zamanda o şiirlerin yazıldığı yıllarda Türkiye ne durumdaydı, toplumsal olarak, onu da anlatacaktık. Bununla ilgili bir buçuk yıla kadar bir çalışma yaptık 40 kişilik bir orkestramız vardı.Gülay vardı şarkılarımızı söyleyen.Tayfun Talipoğlu,İkbal ve ben de şiirlerini okuyorduk.Sacit Onan’ın da seslendirmesiyle Türkiye’nin toplumsal, 1923’ten 2008’e kadar değişimini anlatan bir metnimiz vardı. Onu aralarda fotoğraflar ve görsel dokümanlarla yayınlıyordu. Fakat çok pahalı bir işti, kapsamlı olduğu için maalesef bir kere yapıldı. Bir şiir otobüsüyle dışı tamamen şair fotoğrafıyla kaplanmış. Nazım Hikmet’ten, Necip Fazıl’dan, Orhan Veli’den, Mehmet Emin Yurdakul’dan tutun bir çok şairin fotoğrafları vardı yani. İstiklal Marşı’yla başlayan ama Şafak Türküsü’nün de okunduğu, Kaldırımlar şiirinin de okunduğu Memleket İsterim şiirinin de okunduğu bir otobüs. Edirne’den başlayıp bütün şehirlere şiir taşıyacaktık, olmadı. Tabi bu bizi çok yaraladı yarım kalması, çünkü o benim hayatımın projesiydi. Onu da yapıp artık şiir okumaktan da vazgeçecektim. Ama buna benzer projelerle ilgili çalışmalarım devam ediyor.Yani sadece birileri beni çağırıp ve sahnede şiir okumak değil de insanların ayağına bu hizmeti götürmeyi çok istiyorum. Çünkü şiir okuyanlar kalplerine ve duygularına daha fazla yer verdiğini biliyorum. Artık öyle bir hayat yaşıyoruz ki, bu hayat tamamen tarifeler, saatler, randevular, efendim yönetmelikler, kurallar ve acımasızlıklarla dolu .Ben bütün şiir albümlerinde şunu derim ben şiiri severim çünkü şiir size insanlığınızı ve duygularınızı hatırlatıyor. İşte bu yüzden gençlere yönelik en azından kalıcı bir projenin içinde olmak isterim ki, böyle planlarımız var. Birileri elimizden tutarsa yaparız.
Ayrımsızlar: Türkiye’de şiir konusunda bir krizden bahsediliyor. En iyi bir şiir kitabının bile beş bini geçmediği öte yandan bir Azerbaycan gibi nüfusu bizden az olan bir ülkede yüz bin satan şiir kitaplarından bahsediliyor. Öte yandan günümüzde siz olsun, Ahmet Selçuk İlkan, Kenan Işık gibi olsun şiir okuyarak kitlelere şiiri duyuran adlar var. Şiirin bu şekilde popülerleşmesi söz konusu krizi ortadan kaldırmış mıdır?
İbrahim Sadri: İkisi farklı şey,onu şöyle izah edeyim,benim nasıl baktığımı söyleyeyim. Aslında bizim şiir geleneğimiz sözlü şiirdir. Halk şiiri damarı yüzyıllardır böyle geliyor. Yunus Emre ve Dadaloğlu’ndan beri ve hatta daha eski… Aslında Anadolu’da yaşayan insanlar hep şiiri söylemişlerdir; yazmamışlardır. Pir Sultan öyledir, Köroğlu öyledir… Suya eşi düşmüştür ardından ağıt yakmışlardır, çocuğu doğmuştur, ninniler söylemiştir. İşte askere uğurlamışlardır koçaklamalar söylemişlerdir. Bu sözlü geleneğin yazıya dönüşmesi örneğin divan şiiri…Daha özel alıcısı olan saraya özgü şiirdir; ama halk şiiri hep söyleyerek devam etmiştir, kulaktan kulağa…Ta ki Cumhuriyetten az öncesinde yazılı edebiyat geleneği yükselmeye başladı. Yani bizde alıcısı çok değil. Böyle bir geleneğimiz yok bizim. Şiir kitabı almak çok cazip gelmiyor, “O kadar para vereceksem gidip roman alayım” diye düşünen insanlar bile var. Ayrıca edebi bir tür olarak şiir kitaplarının çok satması doğru bir şey değildir. Eğer bir şiir kitabı çok satıyorsa, birkaç örnek hariç yani hakikaten o edebi duruşuyla toplumun her kesimi ile barışık şiir üretmeyi başaran insanları hariç tutarsak; işte bir Ahmet Arif öyledir, bakın çok benzer yazdıkları Köroğlu’nun Dadaloğlu’nun söylemine. O yüzden çok satmıştır, çok beğenilmiştir. Onları dışarıda bırakırsanız zaten şiir dediğiniz şey çok özel bir durumdur. İkibin üçbin satıyorsa yeter, yani o alıcısına, özel alıcısına hitap eden bir şeydir. Fazla satıyorsa bence problem vardır şiirde. Öte yandan bizim yaptığımız albümlerin çok satılması, insanların çok ilgi göstermesi doğru bir şeydir; çünkü bizim yaptığımız iş daha popüler bir duruş… Bunun şiire etkisi olumlu olmuş da olabilir. Ancak Türkiye’de çok satan kitaplara baktığımızda suya sabuna dokunmayan okuduktan sonra size çok şey katmayan, kitapların daha çok sattığını görüyoruz. “Hayat güzeldir”, “yaşamın bir tarafından tutsanıza” falan..Bunları ben anlatıyorum çocuklarıma…Gidiyorsunuz Avrupa’ya, tarih kitabı, bilim kitabı okunuyor…Türkiye’de aktüel kitaplar..Siyasi bir gelişme oluyor, üç gün sonra kitabı çıkıyor, iş tamamen tüketim pazarına dönüştü…Ben sizi şaşırtacak bir şey söyleyeyim. 50li yıllarda Türkiye’de şiir matineleri varmış. İşte bizim bu yaptığımız şiir gösterilerinin belki nüvesi ve daha eliti. Atilla İlhanlar, Orhan Veliler büyük salonlarda toplanan üniversite öğrencilerine yeni yazdıkları şiirlerini okurlarmış, üzerinde konuşurlarmış. Şimdi herkes kendi sırça köşkünde kendi dünyasında, en azından şairlerin büyükçe bir çoğunluğunun böyle olduğunu düşünüyorum. Alıcıları da öyle yani kimse kimseyle iletişime geçmiyor. O zaman insanlar edebiyat dergisinde bu ay kimin şiiri yayınlanacak, filanca dergide, varlık dergisinde acaba şunun şiiri çıkacak mı? Merak ederlerdi. Şimdi dergi takip etme de yok… Ancak büyük grupların, tröstlerin destek verdikleri bazı sözüm ona edebiyat dergileri var… Şimdi onlar edebiyatı taşımaya çalışıyorlar. Ben üniversiteye giderken takip ettiğim yedi tane sekiz tane edebiyat dergisi vardı. Bunları üç tanesi dört tanesi Anadolu’da çıkan dergilerdi. Bu işi idealizm adına yapan arkadaşların çıkardığı dergilerdi, çünkü bundan bir para kazanmaları mümkün olmadığı gibi maliyeti karşılasalar kendilerini mutlu hissediyorlardı. Biz de gidip bu dergileri arayıp bulup satın alıyorduk. Şimdi bir bayiye gidiyorsunuz dergiden geçilmiyor ama okunacak kaç tane var yani?
Ayrımsızlar: En son “Aşk 29 Harftir” adlı bir kitabınız çıktı. Aşkı 29 harfle anlatabildiniz mi? Yeterli mi bu?
İbrahim Sadri: Ben anlattım, az geldiğini düşünen varsa kırbeş harfle anlatsın ne yapayım? O kitabın kuruluş çatısı şöyle olmuştu. Bu Hurufilik dediğimiz bir akım var biliyorsunuz tarihte. Biraz ona gönderme yapan bir kitap… İşte “a”dan başlayıp z’ye kadar her bir harfle başlayıp o harfle aşkı anlatmak. Aşkı o harfin biçimsel duruşuna da benzetmek. İşte “i” aşk diktir eğilmez, “h” ayakları sağlam yere basar,”v” aşk doğurgandır, “c” aşk esnektir gibi bir şeyler tasarlıyordum. Fakat yazarken iş değişti. Bunun beni sınırlayacağını düşündüm, yine 29 bölümde 29 harfle başlayan bölümlere dönüştürdüm. Kendi algıladığım Ali’nin Fatma’ya aşık olmasından ilahi aşka kadar bilebildiğim ve rastlayabildiğim ve tanık olduğum kadarıyla aşkı anlatmaya çalıştım. Bu kitabı ben çok çok önemsiyorum ve henüz yeteri kadar değerini bulduğunu da düşünmüyorum. Burada “değerini bulmak”tan kastım satış grafiği anlamında değil. İyi bir trajı buldu fakat gündelik kitaplar gibi arada savrulması beni üzdü sadece. Biraz daha kalıcı bir şey olduğunu düşünüyorum bu kitabın. İnşallah zaman içinde değerini bulacak diye ümit ediyorum.
Ayrımsızlar: Düğün Salonlarında 1981’de komedyenlik yaparak başlamışsınız. Tiyatrolarınız da komedi ağırlıklı. Yaptığınız tv programları da böyle. Geldiğiniz noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Yeni projeleriniz var mı?
İbrahim Sadri: Türkiye’de aslında ilk gece şovunu yapan insan benim. Okan Bayülgen’in Gece Kuşu’ndan önce ben Kanal 7’de “Eşref Saati” programını yapıyordum. Ben Türkiye’deki son ikili düğün salonu komiğiyim. İşte bu Ateş Böcekleri, Uğur Böcekleri, düğün salonlarında olsun, gazinolarda olsun sanatçıların yaptıkları programların arasında ikili komedyenler çıkarlardı. İşte bir takım espriler yaparlardı. Hatta Yavuz Turgut’un çok güzel bir filmi vardı, “Gölge Oyunu” diye. O film böyle ikili komiğin hikâyesini anlatır. Şener Şen ile Şevket Altuğ oynar. Biz de “Papyonlar” ismiyle 1981’de başlamıştık. İki yıla yakın İstanbul’da çeşitli düğün salonlarında çalıştım. Bana çok tecrübe kazandıran bir uğraştı. Çok farklı bir müşteri karşısına çıkıyorsunuz, o karmaşa içinde enteresan bir işti. Sonra televizyonda yaptığım komediye dayanan işlerde bu tecrübelerin çok faydasını gördüm. “Televizyon Milleti”nin ise avangart bir çalışma olduğunu düşünüyorum. Bana göre Türkiye’de bu güne kadar yapılmış en önemli televizyon projelerinden biridir. Maalesef uzun süreli olamadı. Uzun süreli olamamasının sebepleri de profesyonel nedenlerdir. Orada biz televizyonun haberler dâhil tamamen bir kurgu diline sahip olduğunu, televizyonda gördüğünüz bir insanın size bir şeyi nasıl aktarmak isterse öyle aktardığını ya da o güce sahip olduğunu, aslında izlediğimiz bütün şeylerin yani televizyonda gördüğümüz kavgaların, kucaklaşmaların, mutlulukların tamamen bir kurgudan ibaret olduğunu anlatan bir projeydi o. Tehlikeli bir projeydi aslında. Çünkü bütün sektörü töhmet altında bırakan bir tarafı da vardı. Bununla birlikte en çok beğeniyi sektördeki arkadaşlar tarafından alan bir projeydi. Çünkü maalesef halkımızın büyük çoğunluğu bizim oradaki kurmacamızı gerçek olarak algıladılar. Bu da tabi formata zarar veren bir şeydi. Çünkü biz onların eğlenmelerini istiyorduk. Bizdeki gelin kaynana kavgasını izlerken eğlenin ki, yarın size gündüz kuşağında sanki gerçekmiş gibi bir gelin kaynana kavgası gösterdiklerinde onunla da eğlenin… Bu benim televizyon anlamında yaptığım en önemli iştir. Formatı, konsepti de bana ait olan bir işti o. Maalesef kısa sürmüş bir çalışmadır. Şu anda TRT 1 ile bir projemiz var. TRT ile daha önce “Miras” ve “Hepsi Senin” adlı yarışma programları yapmıştık. Şimdi başka projeler var. Bakalım. Yarışma sunmayı seviyorum çünkü adrenali yüksek, çok sübleksli, çok çabuk karar vermeniz gereken ve yarışmacıların tavır ve davranışlarına göre sizin de bir yol geliştirmeniz gereken bir iş..o yüzden bu zor kısmından hoşlanıyorum. İnşallah tekrar gerçekleşir.
Ayrımsızlar: Gündemdeki son siyasi gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Kapatma davası ve Ergenekon konuları var özellikle…
İbrahim Sadri: Şimdi Ergenekon’la ilgili kimse bir şey diyemediği için ben de diyemiyorum. Biraz kaçamak bir cevap olarak algılamayın. Beklemek lazım. Suların durulması, ortalığın yatışması lazım. Bütün bu tutuklamaların sonucunda özellikle iş hukuki sürece tevdi edildikten sonra ortaya ne çıkacağına bakmak lazım. Bir vatandaş olarak bu gelişmeler insanı üzüyor. Zaman zaman karamsarlığa sevk etmiyor değil…Memleketimiz hakkında sonucunun iyi olasını diliyorum. Parti kapatmaya gelince Türkiye bunları çok gördü,ancak benim boyumu biraz aşan konular. Hiçbir siyasi oluşumun yok sayılmasının memlekete uzun vadede bir şey getireceğini sanmıyorum. Kişisel görüşüm bu.
Ayrımsızlar: 12 Şubat 2008 tarihinde değişik siyasi görüşlerden, inanışlardan, yaşam biçiminden insanlar bir araya gelip bir grup kurdular ve adını da “Ayrımsızlar” dediler ve ülkesini seven, diğerinin tercihine, inanışına, görüşüne karışmayan herkes bizim kardeşimizdir dediler ve amaç olarak da kişisel hak ve özgürlükleri savunmak, ülke içi kutuplaşmaları engellemek, insan hakları, özgürlük ve barış gibi kavramları yaymak olarak belirlediler. Buna göre sizin Ayrımsızlar hakkındaki düşünceniz? Kısacası siz bir AYRIMSIZ mısınız?
İbrahim Sadri: Öncelikle bu benim bir eksikliğim olabilir ancak siz bana ulaştıktan sonra sitenizi inceleme fırsatı buldum. Açıkçası bu hareketten öncelikle çok etkilendiğimi söyleyeyim. Sizi kırmak istemem ancak bir yıl sonra bu hareketiniz devam ederse, bu görüşleri savunmaya devam ederseniz bunu konuşalım. O zaman bu iş tamamdır. Çünkü Türkiye çok kaygan bir zeminde… Bu görüşlerin arkasında durmayacak sağduyulu bir kişi olacağını sanmıyorum. Ancak dediğim gibi bunu devam ettirdiğiniz zaman bu kadar olumsuzluklara rağmen tünelin ucunda bir ışık olduğu anlamına gelecektir. Çok hoş bir söz vardır: “ Dünyaya gelen her çocuk Tanrı’nın insanlardan ümidini kesmediğinin bir göstergesidir”. Bu tür oluşumların benzer şekilde ülkemizden ümit kesilmemesini gösteren çabalar olduğunu düşünüyorum.
Ayrımsızlar: Röportaj için teşekkür ederiz..
İbrahim Sadri: Ben de teşekkür ederim.