http://www.ayrimsizlar.com/haber.php?haber_id=302 nin devamıdır...
Örneğin;
· Atatürkçü Düşünce Derneği’nin Çanakkale Şubesi’nin, Çanakkale 18. Mart Üniversitesi’nde düzenlediği konferansta, üniversite öğrencilerinin özgürce eğitim alabilme haklarını savundum ve üniversitelerde uygulanan başörtüsü yasağının toplumsal uzlaşı ile çözülerek ortadan kaldırılması gereğini vurguladım.
· Saadet Partisi Bursa Gençlik Kolları’nın düzenlediği konferansta, Atatürk’ün bu ülkenin kuruluşunda verdiği kahramanca mücadeleyi ve liderliği anlattım.
· Türk Ocaklarının Antalya Şubesindeki konferansımda ise; toplumsal restorasyondan, Türk bayrağı altında yaşamaktan onur duyan herkesin bu ülkenin asli bir unsuru olduğuna ve etnik milliyetçiliğin yanlışlığından bahsettim. (Tüm bu söylemlerimin kayıtları gerektiğinde bulunabilir.)
Bu yaklaşım tarzının temel dinamiğini; daha güçlü, daha müreffeh, daha aydınlık, daha onurlu, daha bağımsız, daha güvenli ve daha huzurlu bir Türkiye oluşturma hayalim oluşturmuştur.
Flash TV’ye, çalıştığım dönem içerisinde önemli para cezalarının gelmesini, benim orada çalışıyor olmamla ilintilendirmemden dolayı ayrılma kararı aldım ve 2008’in başında ayrılarak, asıl mesleğim olan doktorluğa dönmek istedim.
Eski görev yerim olan Vakıf Gureba Hastanesi’nde genel cerrahi uzmanı olarak başlamak üzere resmi müracaatta bulundum. Aradan aylar geçmesine rağmen bir cevap alamadım. Oysa yeniden milletvekili olmayan bütün doktor milletvekili arkadaşlarım, eski görevlerine kolaylıkla başlamışlardı.
AK Parti’ye açılan kapatma davasının ardından bir deklarasyon yayınlayarak demokrasiye ve siyaset kurumuna olan saygımın vurgusunu yaptım ve demokrasilerde partileri kapatmaya milletin karar vermesi gerektiğini söyledim.
Geçen zaman dilimi içerisinde bazı çevreler dostluk çerçevesinde yaptığım bazı görüşmelere siyasi anlamlar yükleme çabası içerisine girerek adımı kimi polemiklere sokmaya çalıştılar; ancak, bunların hiçbirisinin gerçeklikle alakası yoktu.
Bu spekülasyonlardan iktidar mensubu kimi çevreler de etkilenmiş olmalı ki benimle bizzat görüşerek sözde çözüm arama çabalarına beni de dahil etmek istediler. TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Sayın Burhan KUZU ve Başbakan Yardımcısı Sayın Hayati Yazıcı bu konuda benimle bizzat görüşmüşlerdir.
Türkiye’de doğal yollardan siyaset yapma zemini bulunmadığını düşündüğüm ve eski görev yerim Vakıf Gureba Hastanesi’nde göreve başlatılmadığım için bir dönemi Londra’da dil eğitimi ile geçirmeyi kararlaştırdım. 2008 Haziran ayının başında Londra’daki dil okuluna kaydımı yaptırdım İngiltere’nin Ankara Büyükelçiliği’nden öğrenci vizesi alarak Londra’ya geldim. Kayıt işlemlerim, banka işlemlerimden yapılan havale ile gerçekleştirilmiştir. Bu programım herkes tarafından bilinen bir program olmasının ötesinde, Londra’ya gelmeden bir gün önce Başbakan Yardımcısı Sayın Hayati Yazıcı’nın daveti üzerine yüz yüze gerçekleştirdiğim görüşmede de kendisine açıkça ifade edilmiştir.
Siyasete girdiğim günden beri, Türkiye’nin iç ve dış meseleleri ile ilgili pek çok yorum ve değerlendirmeler yaptım.
Danıştay saldırısının ardından, Sayın Başbakan’a kapsamlı bir değerlendirme yaparak, özellikle devlet içerisinde kendini devlet adına görev yapan unsurlarmış gibi takdim eden çetelerle mücadelenin önemine vurgu yaptım. Ayrıca bu değerlendirmenin ana hatlarını makale olarak kamuoyu ile paylaştım. O dönemde yaptığım değerlendirme, bugünlere ışık tutacak nitelikte idi.
Büyük Türkiye İçin Gelecek Arayışı adlı kitabımın 371. sayfasında da bu konuya yer verdim. İlgili makalem aşağıda aynen sunulmuştur:
STRATEJİK BİR CİNAYET VE SİS PERDESİ
Türkiye tehlikeli bir sürece sokuldu.
Bunu; birileri istedi, birileri oynadı, birileri (o ya da bu gerekçeyle) alet oldu. Birileri ise, bir yandan süreci izliyor, bir yandan da puzzle’ın parçalarını birleştiriyor.
Kritik bir dönemeç…
Yöneticilerin ve siyasetçilerin önünde iki yol var.
Ya, basiretsiz ve sığ yaklaşımlarla süreci yönetemeyecek, kriz fırsatçılığı yapacaklar ve ülkeyi kaosa sürükleyecekler.
Ya da, bilgiyi, zamanında ve doğru bir şekilde kullanacak, dağın arkasını görerek yollarına devam edecekler.
Bunu yaparlarsa, kodları çözer, krizi akıllı ve dikkatli bir şekilde yönetirlerse, Türkiye kazanır, yarınlar kazanılır.
Aksi takdirde herkes kaybeder.
Saldırı kime yapıldı?
Saldırı öncelikle Türkiye’ye (devlete, cumhuriyete, demokrasiye, huzur ve istikrara) sonra da iktidara yapıldı.
Kimler zarar görecek?
Kendini Türkiye’ye ait hisseden herkes, bu süreçten az ya da çok zarar görecek.
Peki bunu derin devlet mi yaptı?
Türkiye'de; bu ülkenin kendi dinamikleriyle oluşmuş, sadece bu ülkeye hizmet eden, dış güçlerin etkisinden arındırılmış, bir derin devlet yapısı olduğuna inanmıyorum.
Kendini derin devlet diye satmaya çalışan birtakım birimler olabilir. Bazıları ise, durumlarından vazife çıkartarak, derin çete halini almış olabilirler.
Derin çetelerin bazıları, tamamen veya kısmen yabancı gizli servislerin denetimine girmiş de olabilirler.
Ama bunlar, Türkiye'nin kendi derin devleti değil, başkalarının derin devletidirler ve kirli-karanlık icraatların sahipleridir.
Kanaatim o ki; bu, dış kontrollü bir iç operasyondur.
Stratejik perde arkası bilinmedikçe, derin kodları çözülmedikçe, katili yakalamak, direkt ya da indirekt aracılara ulaşmak, sadece acıları hafifletmeye yarayacak ve bir bilinmezlik ve kaos üreterek, senaryonun gerçek sahiplerine hizmet edecektir.
Saldırıda böylesine stratejik bir hedef neden ve nasıl seçildi? Bu hedefin seçilmesinin muhtemel sonuçları ne olabilirdi?
Cumhuriyet tarihinde ilk kez böyle bir hedef seçiliyor. Tek hedefle pek çok sonuç alınmak isteniyor.
Amaç;
Güven ve istikrarı bozmak, kaotik ortam yaratmak. Böylece ülkenin tüm dinamiklerini etkilemek, reflekslerini bozmak, direnç mekanizmalarını kırmak.
Ülkenin en güçlü ve (şimdilik) rakipsiz siyasi partisini gelecek dönemde iktidarda tutmamak.
Ülkede laik-anti-laik kamplaşmayı körüklemek.
Milliyetçileri (Anti-Amerikancı olmayan) ve solcuları (Atatürkçü-Laik görünümlü) güçlendirmek. Gelecek seçimlerde bu iki yapıyı koalisyonla iktidara taşımak. Bu sayede İran operasyonu için sol yapının desteğini, Kuzey Irak’taki Kürdistan için de milliyetçi yapının desteğini almak.
(Kemalist-Laik-Türkçü görünümlü) Amerika ve AB karşıtı ulusalcı-milliyetçi cepheye irtifa kaybettirmek. Bu cephenin bazı elemanlarını TSK ile irtibatlayıp, yeri geldiğinde, TSK üzerinden itibar operasyonu yapmak. (Şemdinli sürecinde dış servis bağlantılı operasyonda tam sonuç alınamadı) Bu hem Kuzey Irak’ta kurulmasına ramak kalan Kürdistan için, hem de Güneydoğu planları için uygun bir pozisyon olur.
Bu arada Hindistan’da yaşanan borsa depremi de dikkat çekici. İran’a komşu ülkelerde, muhtemel desteklerin önünü kesmek için operasyon yapıldığı da pek akla uzak değil. İran’da bir anda patlak veren Türk isyanına ne demeli? Bir gazetede yayınlanan karikatürün ardından sokaklara dökülen İranlı Türkler acaba olayı nereye vardıracak?
Saldırının görünen kodları neler?
Cumhuriyet Gazetesine el bombası atarken pimini çekmekten bihaber, bu karmaşık kişilikli, seçilmiş katil, bir sınırlı-profesyonel. Ama kim adına çalıştığını bilmiyor. Planın sahipleri, olayın gerçekleşmesi anına kadar profesyonel desteklerini vermişler, ancak yakalanmaması için tedbir almamışlar. Katilin bulunması ve açık mesajlar vermesi isteniyor. Katil, dışarıda yaşanan gelişmeleri bilmediği için, hala rolünü oynuyor ve Besmele’den, bomba atanların iki dünya saadetinden ve Allah’ın askeri olmaktan bahsediyor. Katilin kişilik ve tavır olarak Ağca’ya şaşırtıcı benzerliği sis perdesinin çok zor aralanacağını, Bulgaristan bağlantısı ise, dış bağlantı şüphelerini destekliyor.
Saldırı zamanı psikolojik kodlar içeriyor. Ekonomik sarsıntının yaşandığı zaman dilimine ve 19 Mayıs öncesine denk getiriliyor. Toplumun moral değerlerini tamamen baskılamak ve ardından infial ve kamplaşmayı tetiklemek istendiği çok açık.
Saldırı sonrası, sürecin psikolojik kodları da çok iyi planlanmış. Olaydan hemen sonra, saldırganın ateş ederken ve kaçarken, Allahü Ekber diye bağırdığı haberlerinin yayılması, olayın üzerinden dakikalar geçmişken, cenazeye Atatürk posterleri ile katılma çağrıları yapılması önemsenmesi gereken bir ayrıntıdır.
Cenazeye giden Bakanlara yapılan saldırı-saygısızlık, basit bir halk tepkisinin çok ötesinde anlamlar içeriyor. Danıştay Başkanı’nın Danıştay’a gelen Cumhurbaşkanı ve Genelkurmay Başkanı’nı kapıda karşılarken, Başbakan’ı karşılamaması, bunun özellikle servis edilmesi, halkın Anıtkabir’e yargı ve üniversite mensupları ile beraber akın etmesi, Komutanların Sıhhiye Orduevi’nden Danıştay’a halkın arasında yürümesi ve milletin bütünüyle devrimlere sahip çıkıyor görüntüsü vermesi, şüphesiz rastgele olmamıştır.
Gladyolar veya derin çeteler, içlerine sızan yabancı servis elemanları tarafından bu olaya ilintilendirilmiş olabilir (Katilin cebinden çıkan kimlikler ve kartvizitler ile aracındaki bazı bulgular bir delilden çok, yönlendirici ve yanıltıcı bir tezgaha benziyor).
Belki de bu kesimler, Türkiye’nin bölünme kaygısından ve Sevr paranoyasından etkilenerek, iktidarı devirmek adına, sürece bilerek ya da bilmeyerek katkı da sağladılar. Hatta bir kısmına taşeronluk da yaptılar. Ancak, asıl mimarlar, bu kodların deşifresine yardımcı olmakla, hem kendilerini koruma altına alıyorlar, hem de başka hedeflere (asker bağlantılı milliyetçi-ulusalcı cephelere) zarar veriyorlar.
Yabancı basın ilk günden itibaren olayı manşetlerine taşıyor ve Türkiye’de kamplaşmaların olduğunu, başörtüsü cinayetlerinin yaşandığını, Laik-Kemalist kesimlerin Hükümete karşı halk hareketi başlattığını yazıyor. Son olarak Financial Times, ‘Türkiye’de işadamlarının AK Parti’ye tahammüllerinin kalmadığını’ yazdı.
Saldırının sonuçları neler?
Halkın önemli bir kısmı, operasyonun radikal-dinci terör örgütleri tarafından yapıldığına inanmıyor ve ülkenin istikrarına ve iktidara bir saldırı olduğunu düşünüyor. Ancak her gün ortaya çıkan yeni bağlantılar kafaları oldukça bulandırmış görünüyor.
Türk basını üçe ayrılmış durumda. Bir kısmı şaşkın ve olup biteni anlamaya çalışıyor. Bir kısmı hala radikal-şeriatçı bağlantısı kurma derdinde. Bir kısmı da derin devlet-gladyo bağlantısına inanıyor ve bu kez Susurluk Çetesinin çökertilmesi gerektiğini yazıyor. Özellikle bazı gazetelerin olaya yakın/derin ilgisi ve diğer gazetelere yansımayan ayrıntıları görmesi dikkat çekici.
Cumhurbaşkanı, olaya sadece laiklik karşıtı eylem gözüyle baktığı için, politikasını, çalışmalarını, vizyonunu buna göre tanzim etmiş. Rektörleri davet ederek ‘kampüse kapanıp kalmayın, halkla bütünleşin!’ mesajı veriyor.
Genelkurmay Başkanı ise, muhtemelen alttan gelen baskılarla, halkın tavrını takdirle karşıladığını ve sürmesi gerektiğini ifade ediyor. Yaptığı yurt gezilerinde halkın desteğini aldığını özellikle kamuoyuyla paylaşmak istiyor.
Muhalefet partileri, süreçten AK Parti’nin zarar göreceği hesabı ile, sığ politik oyunlarını oynuyorlar.
İktidar partisi ise, saldırının sadece kendine yapıldığı vehmiyle hareket ediyor ve savunma refleksleri ortaya koyuyor.
Bundan sonra ne olabilir?
Bu cinayetle, planın sahipleri hedeflerine gitme konusunda kararlı olduklarını ortaya koydular. Bu süreçten istenen sonuç alınamazsa, yeni hedefler tayin etmeleri (aynı formasyonda ya da çapraz karakterde) olasılık dışı değil. Buna paralel olarak dış destekli toplum mühendisleri de kolları sıvayacaktır şüphesiz.
Ne yapmalı?
Bu olayın kodları net olarak ortaya konmalı ve kamuoyu ile paylaşılmalı. Bu kez psikolojik operasyonu, biz, yani Türkiye yapmalı.
Belki konuyla ilgili bir Meclis Araştırma Komisyonu kurulmalı.
Yurtdışındaki misyonlarımız, kendi bölgelerinin basınları ile yakın temas içinde olmalı ve sürecin yansıtıldığı gibi olmadığını, Türkiye’de bir kamplaşma yaşanmadığını anlatmalı. Türkiye’nin yurtdışında zedelenen imajını düzeltmek için çaba harcanmalı.
Cumhurbaşkanı, Başbakan, Genelkurmay Başkanı, Yüksek Yargı mensupları, Rektörler; laik Türkiye Cumhuriyeti’ne sahip çıkarken, bir yandan da, demokrasiye olan bağlılık ve inançlarını ortaya koymalı, ülke birliği ve halkın motivasyonu için mesajlar vermeli.
Sorumluluk sahibi kesimler, süreçteki beyanlarına özel dikkat etmeli. Cenaze törenindeki tepkiyi değerlendiren Çevre ve Orman Bakanı Pepe’nin, "Bu kafayla tetik çeken kafa arasında fark yok" demesi, Milli Eğitim Bakanı Çelik’in de, "Muhaliflerimiz kinlerini kustular" demesi, gerginlik umanların beklentilerini karşılıyor.
İktidar; sabırlı, tahammüllü, sıcak ve toparlayıcı olmalı. Başbakan’ın Baykal’ı bir kahvaltıya davet etmesi ya da tüm Parti liderleriyle bir yemekli toplantı yapması son derece anlamlı olur.
Çok zor görünmekle birlikte, İspanya’da olduğu gibi teröre lanet mitingi düzenlenebilir. Bu Türk demokrasisi için ve sivil insiyatif için tarihi bir dönüm noktası olur. Yüzbinlerce kişinin Türk bayrakları ile doldurduğu meydanlar ve caddeler, projenin mimarlarına belki de verilecek en iyi yanıt olur.
Medyaya bugün tarihi bir rol düşüyor. Politikaları ne olursa olsun, yayın kuruluşları demokrasiye olan bağlılığını açıkça ortaya koymalı, sağduyulu ve bütünleştirici yayınlar yapmalı.
Türkiye; tarihinde ilk kez bu tür, çok yönlü, derin ve stratejik bir saldırıya maruz kalıyor.
Dileriz bu saldırı, son olur ve kriz mimarlarını artık umudu tükenir.
Dileriz Türkiye, sağduyuyu elden bırakmaz.
Bugün biz ve onlar yok…
Bugün sadece Türkiye var.
Ve hep TÜRKİYE olacak…
Türkiye’nin başı sağ olsun.
Op. Dr. Turhan Çömez
Ne yazık ki Türkiye, çok geçmeden yukarıda yaptığım değerlendirmenin bir kısmını yaşamak durumunda kaldı.
Danıştay saldırısının ardından canımızı yakan ve yine sis perdeleri ile örtülmüş cinayetler ve saldırılarla ülke olarak acımız katlandı.
Hrant Dink cinayetinin ardından, Türkiye aleyhine dünya kamuoyunda giderek artan olumsuz haberlerin önlenebilmesi için büyük çaba harcadım. Özellikle Fransa’da yaşayan Ermeni diasporasının etkin-olumsuz propagandasının önüne geçebilmek için (Zamanın Dışişleri Bakanı Sayın Gül’le görüşecek, onun tensip ve talepleri ile) bir çalışma başlattım. Fransa’dan Ermeni asıllı gazetecileri, sivil toplum temsilcilerini ve siyasetçileri davet ederek bakanlığın himayesinde misafir ettim ve Türkiye’nin dış imajına olumlu katkılar sağlamak için çaba harcadım.
Türkiye’de yaşanabilecek muhtemel pek çok olumsuzluk için, Sayın Başbakana samimi olarak hatırlatmalarda bulundum.
24.06.2006 tarihinde yazdığım ve kendisine, Antalya’da yapılan istişare toplantısında verdiğim rapordan alıntı yaptığım bir paragrafta niyetlerimi ve düşüncelerimi açıkça şöyle ifade ettim:
‘Türkiye’de yıllardır, kamplaşmalara zemin hazırlanmak isteniyor. Dış kaynaklı bu çabalar önümüzdeki dönemde artarak devam edecek. Buna çok yönlü ve uzun vadeli politik tedbirler almalıyız.
Bu anlamda verdiğiniz mesajlar hep yerinde oldu. Kardeşliği, birliği, ortak bir ideali tesis edecek beyanlarınız ve teşvikleriniz oldu. Yeni dönemde buna ihtiyacımız artacak.
Bu yaz planlı bir çalışma yapabiliriz. Batı milletvekilleri doğuya, doğu milletvekilleri batıya, kuzey milletvekilleri güneye, güney milletvekilleri kuzeye gidebilir. Birkaç günlük bu ziyaret periyodu, çok anlamlı olabilir. Eş zamanlı başlatılacak bu faaliyetin, basınla da iyi koordine edilirse, yararlı olacağı kanaatindeyim.’
Özellikle Ergenekon adı altında yürütülen soruşturma ile ilgili tartışmaların yaşandığı ve tutuklamalarının başladığı dönemde de pek çok değerlendirmemde böylesi çetelerle mücadelenin önemine vurgu yaptım ve devlet kademelerinin her birinin ancak uyumlu ve sistematik çalışma ve çabası ile çözüm üretilebileceğine olan inancımı birçok kez ifade ettim.
Örneğin Nisan ayında Uşak’ta verdiğim bir konferansta vatandaşlardan gelen sorular üzerine yaptığım değerlendirmede, çetelerle mücadelenin şart olduğunu, bunun devletin tüm kademeleriyle eşgüdüm ve uyum içinde gerçekleştirilmesi gerektiğini açıkça ifade ettim. ( arzu edildiği takdirde bunların bant kayıtları bulunabilir):
Soru: Son zamanlardaki sıcak bir politika olarak Ergenekon çetesi ile ilgili bilgi edinmek istiyorum. Devletin geleceğine kastetmiş bu çeteyle ilgili yapılanması nedir? Geleceği nedir?
Devlet içerisine nüfuz etmiş çetelerin varlığı bugün bilinen bir gerçek değil. Yıllardan beri bilinen bir gerçek. Ancak çeteleri anlayabilmek için yine geçmişe gitmek lazım. 1960 ihtilalinin perde arkasını iyi anlamak lazım. 12 Mart muhtırasını iyi görmek lazım. Bu ülkede sağ-sol çatışmalarının arkasında kimlerin olduğunu iyi bilmek lazım. Sağcıları da solcuları da öldüren silahların aynı olduğunu, bu silahların Bulgaristan’dan kimler tarafından sokulup dağıtıldığını ve bu tetiği çeken gizli elin kim olduğunu iyi bilmek lazım. 1 Mayıs, kanlı 1 Mayıs eylemlerinin olduğu gün Taksim Meydanı’ndaki 5 yıldızlı otellerin çatı katlarından silahları kimlerin doğrulttuğunu çok iyi bilmek lazım. Maraş olaylarında bu toplumu infiale sevk eden, toplumu çatıştıran, oradaki silahları tetikleyen otoritenin kim olduğunu iyi bilmek lazım. Çete dendiği zaman, ben bunları biliyorum.
Bir de kendine çete süsü vermiş, kimi mafyöz uzantılar var Devletin içersinde. Bunları okuduk, gördük. Sizden fazla da bir şey bildiğimi söyleyemem. Devlet, otoritesini kaybettiği zaman, gücünü yitirdiği zaman, yerine güç odakları çıkar ve Devletin boşalttığı otoriteyi birileri doldurmaya kalkar. Ve bunu da Devlet adına yapmaya kalkarlar. Bu zayıf Devlet görüntüsüdür. Bunlar vardır-yoktur. Susurluk ile ortaya çıkmıştır-devamı gelmiştir veya gelmemiştir. Bunların hepsi tartışılır. Ama böyle yapıların olduğunu, olageldiğini bilmek lazım. Peki bugün gelinen nokta! Güçlü Devlet ne yapar. O otoritenin başı olan Sn. Başbakan, Genel Kurmay Başkanlığı ile, istişare eder. Emniyet Genel Müdürlüğü ile istişare eder. Milli İstihbarat Teşkilatı ile istişare eder. Müsteşarı ile görüşür. Devletin diğer önemli kademeleri ile istişare eder. Bakanlar Kurulu ile istişare eder. Ve Yargıyla da süreçleri değerlendirir. Ve olayın üstüne gider. Aynen İtalya’da yaptığı gibi. Ne varsa Devletin içerisine kök budak salmış; üstüne gider ve çökertir. Güçlü Devlet bunu yapar!
Soru: Anayasa Mahkemesi’ne açılmış olan bu davadan dolayı; bu kapatma davasının nasıl sonuçlanabileceği ile ilgili öngörünüz nedir?
Gelelim kapatma davasına. Ben bundan üzüntü duydum. Ve samimi arzum odur ki; AK Parti kapatılmasın. Millet önünde hesap versinler. Onlarla mikrofonlarda hesaplaşalım. Buralarda konuşalım, meydanlarda hesaplaşalım. Ekranlarda tartışalım kendileriyle. Ve bu millet neyin doğru, neyin yanlış olduğunu; neyin iyi, neyin kötü olduğunu, neyin güze,l neyin çirkin olduğunu anlasın.
Siyasete fiilen başladığım 2001 yılından itibaren, yukarıda özetle sunduğum çalışmalarda da görüleceği gibi, millet menfaatini her şeyin üstünde tutarak siyaset yapmaya özen gösterdim.
Makam, ikbal, rant ve gelecek endişesi taşımadan, doğrulara endeksli ve inandığım gibi siyaset yaptım.
22 Temmuz 2007 seçimlerinde kendi arzumla parlamentonun dışında kaldım ve son derece kısıtlı imkanlarla, daraltılmış bir arenada sivil siyasi hizmetime devam ettim.
Yaptığım çalışmalar nedeni ile, horlandım, dışlandım, partiden ihraç edildim, tehditler aldım, ancak yılmadım, korkmadım ve samimi gayretimi sürdürdüm, inandığım doğruları milletimle paylaşmaya devam ettim.
Ergenekon adı altında yürütülen soruşturma kapsamında yukarıda adı geçen kişilerle yaptığım çeşitli görüşmeler nedeniyle adım iddianamede geçmektedir.
Bu görüşmelerin tamamı açık, yalın, hesapsız ve medeni-insani duygular içinde gerçekleşmiştir. Bu kişilerin geçmiş ve geleceklerini sorgulamadan ve bilmeden yapılan sınırlı görüşmelerimde, Devletimin ve Milletimin menfaatine ve huzuruna halel getirecek hiçbir irtibatım olmadığı gibi, hayatımın her döneminde olduğu gibi bu temaslarımda da yasalara ve anayasaya bağlı kaldım.
Her çalışmamda ülkemin bir sorununu daha nasıl çözebilirim, bir derdine daha nasıl çare olabilirim diye çaba harcadım.
Milletvekilliğim dönemimde ve sonrasında her görüş ve düşünceden, farklı bölge, anlayış ve etnik kimlikten, değişik sosyokültürel düzeyden, çok sayıda insanla görüştüm. Siyasetçi, devlet adamı, bürokrat, sanatçı, akademisyen, aydın, gazeteci, sivil toplum temsilcileri, işadamları, öğrenciler olmak üzere, çok geniş bir yelpazede yaptığım görüşmelerim çoğunlukla karşı tarafın, kimi zaman ise benim talebimle gerçekleşmiştir. Bu görüş alışverişlerinde daima milletin ve devletin yücelmesi ideali temel olmuştur.
Bu çerçevede geçen zaman diliminde yaptığım pek çok farklı çalışma nedeni ile, çok değişik kesimlerden, yurt içinden, yurt dışından sayısız telefon ve e posta iletisi aldım. Zaman zaman sert eleştirenlerin yanında, çoğunluğu destek veren ve bir kısmı da öneri ve tavsiye içeren bu telefon ve iletilere, imkanım ölçüsünde bizzat ben veya asistanım cevap vermiştir.
2001 yılında siyasete başladığım AK Parti’yle esas itibariyle yollarımızın ayrılma nedeni bugün bile altına imza atacağım AK Parti Programı’na bağlı kalmadıkları dört ana hususun bulunmasındandır. Özellikle demokratikleşme ile ilgili verilen sözlere uymayışları, yoksulluk ve yolsuzlukla mücadelede duyarsız ve yetersiz kalmaları, dış politikadaki edilgen tavırları ve verimsiz ve ranta dayalı ekonomi modelleridir.
Başlangıçtan itibaren milletime doğrular üzerinden siyaset yapmaya söz vermiş bir kişi olarak Anayasa’nın 25. ve 26. maddeleri kapsamında ülkesini seven ve hizmet etmek isteyen arkadaşlarımızla geçen zaman dilimi içinde çeşitli değerlendirme toplantıları yaptık. Bunlardan biri de, gelecekte milletine bir siyasal oluşum ve alternatif sunabilmek adına 16 Mart 2008 tarihinde Abant’ta gerçekleştirdiğimiz İstişare Toplantısıdır. Yukarıda sunduğumuz kararlarda da açıkça görüleceği gibi, bu toplantıda, ülkemizin içinde bulunduğu sorunlar sarmalından kurtulup nasıl bölgesel bir güç haline nasıl gelebileceği konusunda fikir alışverişinde bulunduk ve mutabakata vardık. Bunu yaparken demokrasi ve siyaset dışında hiçbir alternatif kabul etmeyeceğimizi ve bu siyasi hareketimizin hazırlıklarımızın tamamlanmasını müteakip siyasi bir parti olarak toplumun önüne çıkacağımızı net bir şekilde belirttik. Bu kapsamda bugüne kadar parti tüzüğümüzün ve programımızı ana hatlarını hazırladık.
Bu hazırlık süresinde, yaşanan gelişmeler ve tartışmaları değerlendirdiğimizde, Türkiye’nin içinde bulunduğu durum itibarı ile, yeni bir siyasal çalışmaya için uygun olmadığı kanısına vardık.
Belirsizlik ortamında, bilgi kirliliğinin alabildiğince yoğunlaştığı bir dönemde, zamanımı doğru bir şekilde değerlendirebilmek maksadıyla, dil eğitimi için Londra’ya geldim ve 7 Haziran 2008 den beri eğitimim devam ediyor.
1 Temmuz 2008 itibarı ile bizzat ya da avukatım aracılığı ile yaptığım açıklamalarda bu programımdan defaatle bahsettim ve eğitim programımın sonunda ülkeme döneceğimi belirttim.
Son olarak açıkça ifade etmek isterim ki; Kimi çevrelerin ısrarla yürüttüğü karalama kampanyası asla amacına ulaşamayacaktır. Bu çevrelerin taşıdığı niyetleri aziz milletimiz bilmektedir. Bu iftira kampanyalarının mimarları ve taşeronları er yada geç bunun altında kalmaya mahkumdurlar.
· Kanunlara aykırı hiçbir eylemin içinde olmadım, olamam.
· Yaptığım tüm çalışmalar açık ve şeffaftır. Daima milletimin ve ülkemin menfaatinedir.
· Bahse konu Ergenekon Terör Örgütü ile hiçbir alakam yoktur, olamaz. Adımın böyle bir örgütle aynı cümlede zikrediliyor olması benim için, kabul edilemez bir durumdur.
· Hayatını milletine hizmet etmeye adamış biri olarak, bundan sonra da bu anlayışım, hizmet sevdam, samimi gayretim devam edecektir.
· Yüce Türk yargısının her zaman olduğu gibi doğru karar vereceğinden en küçük bir şüphem ve kaygım yoktur.
Saygılarımla,
Turhan Çömez
Kaynak belirtmek şartıyla (www.ayrimsizlar.com) yayınlanması serbesttir.