ZULÜM
Geçen yıl Türk Dış Politikası dersimizde Hocamız gelip bize sevgili gençler,Türkiye’nin Dış politikasını yönlendiren vakalardan ilginizi çeken,merak ettiğiniz herhangi bir konuyu araştırın öğrenin bana bunları sayfalara dökün ve getirin dedi.Bu konuşmayı takip eden günlerde sınıf arkadaşlarımın aldığı genel konular içerisinde Milletler cemiyeti’ne girme sürecimz,Hatay sorunu gibi dönemin sorunları,NATO’ya kabulumuz,AB süreci gibi klasik konu başlıkları vardı.Ben ise yaklaşık bir ay geçmesine rağmen konuma karar verememiştim.Sonra birden aklıma geldi,neden Şeyh Said İsyanı’nı araştırmıyorum diye.İç kanama gibi görülen bu vaka aslında ülkenin dışa karşı direncini kırmış,ülkeyi halsiz, yeri geldiğinde savunmasız bırakmıştı.Başladım araştırmaya.Soluğu ilk aldığım yerlerden biri Diyarbakır Merkez Kütüphanesi olmuştu,İstanbul Üniversitesi merkez kütüphanesi devasa büyüklükte olmasına rağmen oraya tenezzül etmemiştim.Çünkü emindim,bu isyanın yaşandığı yerlerde daha orijinal kaynaklar bulacağıma.Ama üzülerek büyük bir hüsran yaşadığımı söylemem gerek.Koskocaman kütüphanede tek bir kaynak dahi bulamamıştım.Bana kaynakları bilgisayar ortamına aktardıklarını henüz aktarılamayan kitaplar olduğunu bu yüzden bulamamış olabileceklerini söylediler.Pek itibar edemedim bu söze nedense.Neden soruları beynimde yankılanır halde kendimi kütüphaneden dışarı attım.Hayli sinirlenmiştim.Sokaklarda yürürken şunu düşündüm;neden bir şehir acı da olsa yaşadığı tarihi kütüphanesinde barındırmaz.Bu sorunun cevabı ya itiraf etmesi zor ya da yok.
Herneyse sonraki günlerde gerek bu konuyla ilgili çevremdeki arkadaşlarımdan,gerekse Taraf gazetesi yazarlarından Ayşe Hür’ün yazısıyla tamamladım yazımı.Sonra yazıma dönüp baktığımda o kadar akademik üslup kullanmışım ki kelimeler kendisini bir köylü kızı edasında saklamış,çekinmiş belki de korkmuştu kendilerini ifşa etmeye.El hasıl yaşanılanları gözyaşları içinde belki kağıdı parçalarcasına yazmak isterdim.Ama işte akademik üslup önemliydi,nihayetinde kendi benliğime kalacak bir yazı yazmıyordum.
Bu yazıda bana kağıdımı parçalatacak hırsı veren en önemli nokta karşılaştığım 1925 Şark Islahat Raporu’ydu.Adından da anlaşılacağı üzere 1925’te çıkan Şeyh Said İsyanı ki bu isyan bir irticai faaliyet olup Kürtlerin milliyetçilik ideolojisine hala cahil olduğu dönemlerde çıkmıştır,işte bu isyan sonucunda dönemin karar alıcı elitleri Şark’ı ıslah etmeye çalışmışlar.29 maddelik bu ıslahat raporunda Kürtçe konuşmak yasak,Kürt çocuklarını askerlerde silahlı görevlere getirmek yasak,Doğu’da hükümet binalarını görkemli ve görünür yerde yapmak esas(ulus inşa sürecidir),Doğudakileri Batı’da iskan ettirmek ve Batıdakileri de Doğu’da cazip maaşlarla memurluklara getirmek (Doğu görevi deriz) esas.Herneyse bu 29 maddeyi okuyunca herşeyi daha iyi anlayacaksınız.
İşte yasaklar böyle başlıyor.Büyük Selçuklular döneminden itibaren şimdi ödümüzün patladığı Kürdistan kelimesinin, Türkiye Cumhuriyeti kurulana kadar bir bölge adı olduğunu çok nadir insan bilir.Demek ki Kürtlere karşı gün geçtikçe kompleksimiz artmış.İsyan döneminde devlet kanalıyla hazırlanan ıslahat raporu denilen asimile esaslı maddeler,kendi karşıtını doğurmuş ve PKK adı altında olgunlaşmıştır.Bilindiği üzere fizikte her etki karşılığında bir tepkiyi doğurur.Zahirdeki baskı batında bir birleşmeye ve tekrar zahirde bir başkaldırıya dönüşmüştür.İşte bu başkaldırış ve tekrar buna tepki ile TC ordusunun bastırışı ve daha sonra kısır bir döngüye dönüşen başkaldırış ve bunun bastırılışı gnümüze kadar tekrar edip durmuş ki tarihten ders alındığında tekerrür etmeyeceği artık sabittir.Neyseki artık ders almaya başlamışız.Ders alana kadar verilen zayiatlar,yıkımlar,zulümler her ne derseniz deyin katlanarak büyümüştür.Ama en iyi tarif zulümdür.
Zulüm dendiğinde aklıma iki şey gelir;ilki Mehmet Akif’in dizeleri,ikincisi Nizamülmülk’ün Siyasetname kitabında zikrettikleri.Der ki Nizamülmülk:”Melik inkar ve küfürle ayakta kalabilirse de zulümle ayakta kalamaz”.Cümleyi açarsak bir Melik aslında inkar ve küfürle de ayakta kalamaz;hadi oldu diyelim böyle bir şey ama zulüm etse işte kendi ipini çekmiş olur.İşte Mehmet Akif’in zulmü alkışlayamaması belki bundandır.Melik’in yerine herşeyi koyabilirsiniz.Türk Silahlı Kuvvetleri,PKK,Başbakan,DTP Başkanı,İktidar,Muhalefet…Nizamülmülk’ün 1072’lerde yazdığı eserini biz asırlar sonra dahi hakkıyla idrak edememişiz.Neyse ki dönemimizin iktidarı bu zulme bir dur demenin vaktinin gelmiş hatta geçmiş olduğunu düşünmüş olacak ki Demokratik bir açılıma gitti.
Demokratik açılıma girilen bu süreçte hiçbirşeyin kolay olmadığı görülüyor.Yarım asırdır kanayan yaranın ne kadar derinleştiğinin anlaşıldığı,ama hala bir çözümden medet umulduğu bir süreçtir bu.Ama bana kalırsa umabilmek bile bir yarayı iyileştirmek için güzel.Ye’s bataklığının içine herşeyi çekebilecek kadar geniş olduğunu hatırlatmak lazım.Şimdi o bataklıkta bir el gözüktü tutup çekmeye çalışıyoruz.Çalışıyoruz da karşımıza çıkan engellere ne demeli?Bazılarının koltuk sevdasından mı dersiniz,ideolojik yobazlığından mı dersiniz mikrofonlara bas bas bağırması meydanlarda naralar atmasından tutun daha nice engeller…
Bu karmaşada Ahmet Altan’ın yazısı yetişir imdadıma:Soranın da anasını…Bu yazıyı okuduğumda işte budur dedim.Madem biz bu zulüm bitsin diye yıllardır kan kaybediyoruz,artık barış olsun dediğimizde herkes kaçıyor,asabileşiyor.Ahmet Altan’ın tabiriyle ve bana ait cümlelerle diyorum ki bu barıştan kaçanın da anasını…
Niye kaçıyorsun dediğinde,aldığın cevap üniterliğe tehdit,Amerika’ya dalkavukluk…Bunlar klişeleşmiş olduğu için yazdım daha niceleri var.Üniterlik desen silahla ayakta tutmaya çalıştığınız üniterliği bir de böyle ayakta tutalım diyorlar,ülkenin menfaati için savaştan kaçınılır çünkü savaş maliyetlidir diyorlar ama gelin görün ki duvar dile gelir karşı çıkanlarda söze itibar görmezsiniz.Amerika çıkarlarına göre hareket ediyormuşuz.Bu ülke ki zamanında İsrail’i tanıyan ikinci ülke değil mi?Herşeyi yaptınız da kendi iç sorununuzu halletmeye gelince neden saçma nedenler buluyorsunuz?Uluslararası ortamda attığınz her adıma muhakkak ki bir müttefik bulursunuz,çıkarınız örtüşür.Öyleyse AB’ye de girmeyelim,belki bizden çıkarı vardır Allah muhafaza…İşte asırlardır bu saçmalıklarla uğraşıyoruz.Ne siyasetten ne barıştan ne de savaştan anlıyoruz.
Bırakın açılsın artık bu devletin önü.Kardeş katli bitsin.Biz asırlardır omuzomuza olan Kürt ve Türk vatandaşları arasındaki bu saçma,stabilize ilişkiler bitsin samimiyet vuku bulsun.Ama öyle görünüyor ki biz birbirimiz öldürmeyi,sevmekten;yapmacıklığı samimiyetten daha çok beceriyoruz.
Umarım gelecek güzel günler ülkemizindir.Ve öyle olacaktır.Çünkü kendi iplerini çekenlerdir zulüm yapanlar.
Sinem Alp
26-08-2009